GENEL

Türkiye ve Tayland: Beklenmedik İkizler

Cambridge Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Yrd. Doç. Ayşe Zarakol ile Leeds/Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden Prof. Duncan McCargo’nun birlikte yazdıkları makale, Asya’nın iki uç kanadında bulunan Türkiye ve… Read More

Cambridge Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Yrd. Doç. Ayşe Zarakol ile Leeds/Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden Prof. Duncan McCargo’nun birlikte yazdıkları makale, Asya’nın iki uç kanadında bulunan Türkiye ve Tayland arasındaki şaşırtıcı benzerliklere; Tayland’ın sürgündeki eski başbakanı Thaksin Shinawatra ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın siyasi yolculuklarındaki ilginç keşişmelere ışık tutuyor.

2011 yılı ortalarında hem Türkiye hem de Tayland’da ulusal seçimler yapıldı. Türkiye’deki seçimde Recep Tayyip Erdoğan üçüncü defa koltuğa çoğunluk oyuyla seçilirken, kendi kendini sürgün eden ve mensubu olduğu partiler 2001’den beri beş genel seçim kazanan Tayland’lı ikizi Thaksin Shinawatra’nın kız kardeşi ve Thaksin’in yerine bakan Yingluck Shinawatra liderliğe seçildiler.

Bu esnada neredeyse hiç kimse, benzer yönetim stilleri, parti yapıları ve toplumsal tabanlara sahip olan ve Asya’nın iki uç kanadında yer alan bu iki politikacının orduya dayalı bürokrasi kurumlarının üstesinden gelmesindeki eş zamanlılığı fark etmedi. İlk bakışta bu iki ülke birbirlerine son derece zıt görünüyorlar. Türkiye, Avrupa ile Orta Doğu arasında yer alıyor; 1923’ten beri keskin bir laik cumhuriyete sahip, çoğunluğu Müslüman bir ülke ve b günlerde Erdoğan’ın liderliğini yaptığı ve genellikle islamcı olarak tarif edilen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin değişime yönelik iç ve dış politikalarıyla gündeme geliyor. Tayland ise Güneydoğu Asya’da yer alıyor, nüfusun çoğunluğu Budist ve herşeyden önce monarşik düzenle yönetiliyor. Bu tanımlara bakarak yorum yapacak olursak, Türkiye’de Erdoğan ve Tayland’da Thaksin’in aynı anda yükselişleri düpedüz tesadüf olarak görünüyor. Ancak gerçekte olanlar bir tesadüfe daha uzak olamaz. Türkiye ve Tayland’ın demokratikleşme süreçlerini yan yana masaya yatırdığımızda (her iki durumda üstesinden gelinen engelleri de hesaba katarak), ortaya birçok paralelliğin çıktığını görüyoruz. Bu iki ülke arasında yaptığımız karşılaştırma aynı zamanda Batı dünyası dışında kalan ülkelerde yaşanan demokratikleşme süreçlerini anlamamıza fayda sağlayacak içgörüler de elde etmemize yarıyor.

Türkiye ve Tayland’ın politik yolculuklarındaki benzerliklerin başlangıcı, iki ülkenin de uluslararası sahneye “yarı-uygar” yabancılar olarak dahil oldukları 19. yüzyıl sonlarına dayanır. Bu bağlamda Türkiye ve Tayland, içişlerine doğrudan Batılı müdahalesi yaşayan Japonya ve Çin gibi bazı diğer batılı-olmayan ülkelerle benzerlik gösterseler de, hiçbir zaman doğrudan Batı yönetimi altına girmemişlerdir. Bu gibi devletler, resmi olarak kolonizasyon sonucu ortaya çıkmış ülkelerden, modernizme geçişi kendi bildikleri gibi yapabilme rahatlığına sahip olmaları bakımından farklılık gösterir. Aynı zamanda, kurallarının oluşumunda son derece küçük katkıları olan bir uluslararası sisteme sonradan adapte olmak zorunda kalmaları açısından da Batı ülkelerinden farklıdırlar.

ikizler

Başbakan Yingluk Shinawatra (sağda) ve sürgündeki kardeşi eski başbakan Thaksin Shinawatra

İlaveten; resmi olarak kolonileşmeye maruz kalmamış olsalar da, Osmanlı İmparatorluğu da, Siyam Krallığı da Avrupalı istilasıyla travmatik olarak nitelendirilebilecek deneyimler yaşadılar. Sonuç olarak, her iki ülkede de, ilk olarak monarşik düzen ve ardından da yeni batılılaşmış ordu tabanlı büroktratik yapı içinde, bağımsızlığı, devlet öncülüğünde modernleşme ve ulusal birliktelikle dik kafalı biçimde eşit tutan reformcu bir bakış açısı ortaya çıktı. Söz konusu ulusal birliktelik, yirminci yüzyıl başlarında her iki toplumdaki ayrışık yapıya bakıldığında, pasif bir şekilde var sayılması imkansız ve ancak agresif biçimde elde edilebilecek bir olguydu. Ondokuzuncu yüzyıl sonları ile yirminci yüzyıl başlarında uluslararası sisteme damgasını vuran katı medeniyetsel hiyerarşinin oluşturduğu bir arka plan içerisinde, yukarıda sözünü ettiğimize benzer gruplar, kendilerini ulusal saygınlığa giden tek yol olarak gördükleri modernist reformculuğun öncü kuvvetleri olarak görmeye başladılar.

Türkiye’de ordu tabanlı bürokratik reformcular daha agresif bir tutuma sahipti: 1922 yılında Osmanlı Sultanlığı’nı fesh ettiler. Tayland’lı benzerlerinin ancak 1932 yılında anayasal monarşi ilan edecek kadar ileri gidebilmiş olmaları büyük ihtimalle içinde bulundukları durumla ilgiliydi – eğer Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmeseydi ve son padişah 6. Mehmet işgal kuvvetleriyle işbirliği yaptığı için kredisini bu denli yitirmeseydi, Türkiye’de de olaylar Tayland’dakine benzer biçimde gelişebilirdi. Burada önemli olan noktaysa, her iki ülkede yaşananlarda da tarihten öğrenilen ve yirminci yüzyılın çoğunluğunda uygulanan ders aynıydı: “Ulusu” korumak için gerekli modernleşme ve ekonomik kalkınma aydınlanmış bir merkezi gücün dikkatli rehberliği altında gerçekleşmek zorundaydı. Bu da Türkiye’de ordu ve Tayland’da orduyla beraber monarşi anlamına geliyordu.

Sonuç olarak; bazı tekil dış politika deneyimleri sonrasında, her iki ülke de net biçimde Batı kampına kaydılar ve yirminci yüzyıl boyunca devlet önderliğinde fakat anti-sosyalist kalkınma politikaları izlediler. Bu tip kalkınma da, bilinen politik ve ekonomik ayrıcalıkların tamamıyla birlikte kendi kurumsal kazanç koalisyonunu oluşturdu. Bundan kazanç sağlayanlar arasında ordu-bürokrat elit sınıf, devlet tarafından desteklenen bir iş dünyası ve devletin öngördüğü ideal modern Taylandlı veya Türk kavramının vücut bulmuş hali olan şehirli orta sınıflar vardı. Kaybeden tarafta ise kırsalda yaşayanlar, etnik ve dini azınlıklar ve devletin yardımsever tarafına erişimi bulunmayan küçük işletme sahipleri bulunuyordu. Thaksin ve Erdoğan için seçim zaferi de, artan ekonomik güçleri nedeniyle politik sessizlikleri ve haklarından mahrum bırakılmaları artık mümkün görünmeyen bu sınıfların kahramanı olarak davranmalarıyla geldi.

Anti-government protesters rally on a main road leading towards the Government House in Bangkok

ESKİ KURUMSAL KOALİSYONLAR, YENİ SOSYAL GÜÇLER

Tayland ve Türkiye yirminci yüzyıl sosyal ve politik dönüşümlerini belirli tarihsel-kurumsal düzenlemeler tabanı üzerine inşa ettiler. Her iki ülkede de güç, orduyla birlikte ulus-inşa-etme ortak amacına dayalı bir birliktelik içinde yan yana çalışan muhafazakar bir bürokratik elit sınıfın elindeydi. Bu ulus inşa etme projesi de, elit sınıfın liderliğini gerektiren bir “modernleşme” süreci olarak çerçevelendirildi. Nüfusun büyük çoğunluğu, gerekli eğitim ve sofistikelikten yoksun oldukları ve emir almaktan öteye gidemeyecekleri gerekçesiyle kendini bir kenara atılmış olarak buldu. Güç, kendi çıkarlarını düşünmeden hareket ediyormuş gibi görünen ve genellikle teknokratlarla aynı çizgi üzerinde olan elit sınıfın elinde konsantre olmuş durumdaydı. Ancak elit sınıfın bu yöneticilik rolüne vakıf olabilmesinin öncelikli temeli de kanuna dayalı devlet gücü üzerinde sahip oldukları tekele dayalıydı. Bu tekel konumu, modernleştirilen ulus-devletin kuruluşunda yatan mitlere duyulan sadakate dayandırılıyor ve bu sayede doğrulanıyordu. Türkiye’de bu “kuruluş hikayesinin” kaynağının da Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliği, düşünceleri ve bıraktığı miras olduğu kuşku götürmez bir gerçek.

Mustafa Kemal başarılı bir Osmanlı generali olarak 1915-16 yıllarında Gelibolu’da emperyalist İngiliz ve Fransız güçleri karşısında galip gelmiş, 1922’deki Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının mimarı olmuş ve padişahın 1920’de kabul ettiği Sevr Antlaşması’nı güç kullanarak geri çevirmişti. Atatürk bu sayede Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdek toprak bütünlüğünün dağılmasını engelledi ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratılma sürecine önderlik etti. 1923 yılından 1938’e kadar Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı süre içinde modern, laik ve batılılaştırılmış bir ulus-devlet fikrini benimsedi, İslam’ın önemini azalttı ve şehrin kırsal bölgeye üstünlüğünü ön plana çıkarttı. Ölümünden sonra da Kemalizm, modernleşmeye öncülük eden devlet, bürokrasi ve herşeyden önce de ordunun sahip olduğu ayrıcalıklı pozisyonla eşanlamlı hale geldi.

Türk ordusu kendini Kemalist modernleşme hareketini, ikiz düşmanlar İslam ve elektoralizmden (*otoriter rejimden demokratik rejime geçişte, otoriter rejimin etkisinin hala kuvvetli olması nedeniyle yarı yolda kalmış yönetim şekillerine verilmiş bir isim) korumakla görevli görüyordu. Bu uğraş aynı dönemde dış sorunlar ve ülke içi tehditlerin, özellikle Kürt sorununun varlığıyla da doğrulandı. Tayland’da da durum hem benzer hem de farklıydı. Yirminci yüzyıl başında Siyam (Tayland olarak bilinmesi 1939 yılından sonradır), resmi formüllerin söylediği gibi, “ulus, din, kral” sütunlarının üzerinde kurulu bir mutlak monarşiydi. 1932 yılında ordu ve sivil unsurlardan oluşan modernleşme yanlısı bürokratik elit sınıf mutlak monarşiye son vererek anayasal düzen getirdi. Ancak devam eden on yıllarda bir “monarşiye dönüş” süreci yaşandı ve orduyla saray arasında ortaya çıkan güçlü ittifak, kendini modernleşme ve kalkınmanın öncü gücü olarak göstermeye başladı.

Tayland’ın özellikle 1960’lardan sonraki anti-komünist yol haritası, kraliyetin desteklediği kırsal bölge dönüşümüyle yakından ilgiliydi. Kullanılan ulusal mitoloji “Taylandlılığı” korumak ve monarşik düzeni iç düşmanlara karşı korumak üzerine oldu. Bu düşmanlar arasında göze çarpanlar bazı seçimle gelmiş politikacılar (süregelen yolsuzluklar için suçlandılar) ve bu politikacıların çıkarları için kullanılmaya müsait cahil kırsal kesim seçmeniydi. Daha yakın tarihte, tarihsel olarak Malay ve Müslüman olan ülkenin güney ucundaki “ayrılıkçı” militanlar da bu iç düşmanlara katıldılar. Bunlara rağmen, Türkiye ve Tayland’da yirminci yüzyıl ulusal mitlerini destekleyen kurumsal düzenlemeler politik istikrarı sağlamakta başarılı olamadı. Daha da ötesinde, mazeret olarak kullanılan “modernleşme”, uluslararası sistem standartlarının liberalizme kayması sonrasında iki ülkede de elitleri giderek daha savunmasız hale getirdi. Sabit fikirli şehirli elitler ile oyveren vatandaşların yeni talepleri arasındaki gerilimler, modernleşme projesinin kalbinde yapısal bir sorun oldu. Tam da bu modernleşme sayesinde yaşanan sosyoekonomik dönüşüm sonucunda elitlerin ve kurumların meşruluğunu sorgulayan yeni güçler ile en başından beri kalkınmaya engel olacağından korkulan yeni uygulamalar ortaya çıktı. Birçok açıdan bu düzenlemeler, kendi kendini yok edeceği kesin gibi görünen, dönüşümsel girişimlerdi. Tayland’da, Bangkok elitleri uzun zamandan beri, kırsal kesimde yaşayan kitleleri kraliyetin ve ordunun iyilikseverliğine ihtiyacı olan “fakir çiftçiler” olarak görüyordu. Bu iyilikler arasında tarla sulama projeleri, “kendine yeterlilik ekonomisi” için kraliyet planları, geleneksel el sanatlarına destek olmak için kraliyet tarafından yaratılan projelere katılım vardı – bunların amacıysa eşitsizlik ve kenara itilmişlikle sessizce baş edebilmelerine yardımcı olmaktı. Köylülerin köylerinde kalması gerekiyordu.

Ancak 1960’ların başından beri özellikle kuzey ve kuzeydoğudaki daha fakir bölgelerden gelenler olmak üzere giderek daha azı bunu yapmaya devam etti. Bu kırsaldan gelen kişiler, Bangkok veya çevresindeki beş endüstriyel bölgeden birinde daha iyi para kazanacakları ve daha kolay kabul edebilecekleri işler aramaya giriştiklerinde, resmi olarak yaşadıkları yer olarak genellikle “memleketlerini” kayıt ettirmeye devam ediyorlar. Birçok Bangkok’lu taksi şoförünün kimlik kartında yüzlerce kilometre ötedeki Roi-et Bölgesi’nde yaşadığı yazar. Günümüzde Tayland kırsal bölgeleri de şehirleşiyor, yeni belediyeler tomurcuklanıyor ve var olanları da resmi sınırlarının çok ötesine büyümeye devam ediyorlar. Bunun sonucu da bir ayakları kırsalda, bir ayakları şehirde olan şehirleşmiş köylülerden oluşan yeni bir toplumsal sınıf. Kökleri kırsal fakat çocuklarının liseyi ve hatta üniversiteyi bitirmesine duydukları güçlü arzu gibi istekleri şehirli. Birçoğu parasını yılda birkaç haftalık pirinç tarımcılığı gibi işlerin de olduğu türlü kaynaktan kazanıyor ama bu günlerde yaptıkları işlerin küçük çaplı taşeron işler, ufak tefek ticaret ve göçmen işçiliği gibi uğraşlardan oluşması daha olası. Diğer bir deyişle, Tayland’ın “fakir köylülerin” Bangkok’u kuşattığı, şehir ve kırsalın kesin bir çizgiyle ayrı olduğu bir ülke olduğunu söylemek, Türkiye’deki İslamcı ve laikler arasında öne sürülen bölünme gibi son derece basit bir çıkarım olacaktır.

Anti-government protesters use sling shots and throw rocks at Thai riot police as they attack Government House in Bangkok

Tayland’ın şehirlileşmiş köylülerinin benzerleri Türkiye’nin gecekondu insanlarında bulunuyor. Bu kişiler genellikle sınıfsal ayrım değil dindarlık seviyeleriyle konuşulurlar fakat bu sadece bir çerçeveleme sorunu. AKP seçmeni hakkında eski-tip Türk kurumuna mensup kişilerin arasında yaygın olan basmakalıp düşünceye göre bu seçmen göbeğini kaşıyandır: zar zor eğitim görmüş, hiçbir şey bilmeyen, taşralı, geleneksel (ama samimi olmayan) dini değerlere sahip, çalışma zekası düşük ve kendi çıkarlarını ülke ihtiyaçlarının önüne koyan bir kişi. Gerçekteyse Erdoğan ve AKP, Thaksin ve partileri gibi, şehirli köylüler ile geri kalmış bölgelerin yeni girişimcilerine toplumda yükselme sözü veren popülist yaklaşımları iş dünyasına yardımcı bir yönetimsel kabiliyetle birleştiren bir politik mesaj sayesinde desteklerini birden fazla toplumsal gruptan alıyorlar. AKP’nin desteği de, Thaksin’inki gibi ağırlıklı olarak bölgelerden gelse de, son dönemde yaşanan ekonomik büyüme Türkiye’deki bu bölgelerin artık eskisi gibi olmadığı anlamına geliyor – birçoğu kendi çaplarında canlı ticari merkezlere hızla dönüşüyor. AKP’ye yakın yeni iş dünyası derneği TUSKON (Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) öncelikli olarak Kayseri ve Denizli gibi Anadolu şehirlerinden gelen yeni girişimcileri temsil ediyor ve kendisini İstanbul ağırlıklı tutucu dernek TÜSİAD’a(Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Derneği) alternatif olarak konumlandırdı. Anadolu şehirleri, yerleşmiş şehir merkezleri olan kozmpolit İstanbul, bürokratik Ankara ve Ege’nin liman kenti İzmir’e göre daha geleneksel olma eğilimindeler ancak dindarlık seviyesi değişkenlik gösteriyor ve bu yükselmekte olan girişimcilerin birçoğu iyi eğitimli. Öyleyse hem Türkiye hem de Tayland’da, şehirlerin içinde oldukça fazla kırsallık olduğu gibi -birçok büyükşehir mahallesi belli bölgelerden gelen göçmenlerle dolu- kırsal bölgelerde de aynı seviyede şehirlilik var.

GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ EĞİLİMLER

Tayland’da, şehirlileşmiş köylülerin kademesel ortaya çıkışı ve 1973’ten beri süregelen seçime dayalı politikacılığın dur-kalk kurumlaşmasının bir araya gelmesi sonucunda Bangkok elit sınıfı giderek güç kaybetti. Eski polis memuru ve telekomünikasyon patronu Thaksin, 2001-2006 yılları arasındaki ilk başbakanlık döneminde kendisinden önce gelen Chavalit Yongchaiyudh (1996-97) gibilerin asla başaramadığını başardı: şehirlileşmiş köylülerin oyları üzerinde uzun süreli güç sahibi oldu. Bu güç, etkileyici biçimde, 2006 Eylül askeri darbesini bile yara almadan atlattı ve 2011 genel seçimi de bunu sağlam biçimde kanıtladı. Şehirlileşmiş köylülerin seçmen potansiyelinden faydalanan Thaksin yanlısı partiler, Tayland’ın yirminci yüzyıl kurumsal düzenlemelerinin sorunsuz biçimde işlemeye devam etmesini imkansız hale getirdi. Türkiye’de de benzer bir süreç bir süredir devam ediyor. Orada da, art arda üç genel seçimde (2002, 2007 ve 2011) gelen Erdoğan ve AKP’nin başarısı, şehirlileşmiş köylü seçmenlerin ekonomik hayalleriyle toplumsal değerlerine etkili biçimde hitap etmelerinden kaynaklandı. Daha fazlası, Erdoğan ve partisi, Türkiye’de uzun zamandır seçimsel demokrasiye karşılı güçlü bir ağırlık yapmakta olan ordu-bürokratik vesayet rejimini dağıtma konusunda kendilerinden önce gelenlerin tümünden daha başarılı oldu.

Bunu nasıl yapabildiler? Çünkü Tayland’ın şehirlileşmiş köylülerinin Müslüman eşdeğerlerinden Anadolu’nun dini bütün kapitalist tüccarlarına kadar tüm özgüvenini yeni kazanmış grupların desteğini aldılar. AKP ve Thaksin’in partileri herşeyin ötesinde Türkiye ve Tayland’ın yerleşmiş ulusal mitlerine kaydadeğer bir meydan okumayı temsil ediyorlar. Ondokuzuncu yüzyılda uluslararası sisteme katılım biçimleri ve Avrupa sömürgeciliğini ucundan ıskalamaları sayesinde hem Türkiye hem Tayland, toprak bütünluğu, ulusluk ve modernleşmeyi birbirine bağlayan endişeli ulusal hikayeler geliştirdiler. Türkiye’de bu ulusal hikayeler Kemalizm’le ilişkilendirildi; Tayland’daysa monarşiyle. Her iki rehber mit de devlet önderliğindeki modernleşme projelerini ve devamında da eski kurumsal birlikteliklerden doğan öncü-elit olgusunu meşrulaştırma görevi gördü. Her iki mit de kırsal bölgeleri, ülkenin başkentin sevecen otoritesi sayesinde geri kalmışlıktan kurtarılan “geçmişi” olarak tanımladı. Kırsal kesim insanı aynı anda hem ulusun özü olarak ülküleştirildi hem de devlet projelerine tabi kişiler olarak küçük görüldü. Örneğin, Kemalizm köylü kadınların İslami tevazu inançları dahilinda başörtüsü takmalarına izin verir ancak yüksek öğrenimle ilgili kurumlarda başörtüsü yasağı vardır çünkü Kemalist ulusal hikayenin içindeki teleolojiye göre modern eğitim geleneksel adetleri yerinden etmesi gereken bir araçtır.

Benzer şekilde, Tayland monarşisi etrafında oluşturulan mitin çoğunluğu da kralın fakirlerin kahramanlığını yapması hakkındadır fakat aynı söylem bu grubun aynı zamanda sözde satın alınabilirliklerine, eğitimsizliklerine ve sofistikelikten yoksunluklarına dayanarak seçimlere katılmalarını küçümser. Hem Türkiye hem de Tayland da, öyleyse, sahneyi sahiplenmekte olan işte bu uzun zamandır kenara itilmiş -ulusal hikayenin sevilmeyen üvey evlatları- gruplardır. İronik olan, çağdaş uluslararası standartlarla aynı seviyede olma amacıyla modernleşmeye bağlılık gösteren elit sınıfın liberalleşme politikaları sonucu ortaya çıkmış olmalarıdır. Tayland’da Thaksin’in arka arkaya gelen zaferleri, şehirlileşmiş köylülerin kendilerini artık “şebeke monarşisinin” usanç veren babacanlığı altında kalmak zorunda olmayan politik aktörler olarak görmelerine yardımcı oldu. Son birkaç yılda Bangkok askeri üslerinin dış duvarlarlarında “Ulus, din, kral, halk” yazan kocaman plakalar belirdi: Dördüncü bir sütun, halk, Taylandlılığın gerektirdiği üç geleneksel sütuna eklenmişti. Türkiye’de AKP on yıl önce iktidara geldiğinden beri birçok insan için eğitim, refah ve modernleşme gibi kavramların genel olarak anlaşıldıkları biçimleriyle din gibi geleneksel değerlerin yerine geçmeleri gerekmediği giderek daha aşikar hale geldi. Güç artık geleneksel değerlerin vücut bulduğu insanlarda; Erdoğan’ın karısı da, üniversite eğitimi görmüş iki kızı da başörtüsü takıyor.

Protest leader Suthep marches with anti-government protesters during a rally in Bangkok

YOLUN DEVAMI

Türkiye ve Tayland’daki bu tip değişimler geri döndürülemez. Eski güç mekanizmaları bundan sonra sürdürülemez halde. Şehirlileşmiş köylüler her zamankindan daha şehirli, sayıları fazla ve sesleri çıkıyor. Basit biçimde, bu ülkelerin yirmi veya otuz yıl önce oldukları hale dönmelerine imkan yok. Demografik veriler ve toplumsal değişimin genişleyen çizgisi, artı olarak bu ülkeleri yirminci yüzyılın çoğunda devam ettirmiş olan ulusal mitlere karşı artmakta olan şüphecilik, elit sınıfın bir zamanlar seçimsel politikaların sonuçlarını köreltmekte kullandıkları mekanizmalara karşı işliyor. Ancak bu da ulusal mitleri tamamiyle dağıldığı anlamına gelmiyor. Yeniden yorumlandıklarını söylemek daha doğru olur. Erdoğan da Thaksin de, işlerine geldiği zaman bu mitlerin meşrulaştırdığı devlet gücünü kullanmaktan kaçınmadılar ve her ikisi de gerektiğinde milliyetçi ateşini beslemeye hazır olduğunu gösterdi. Seçmeninin çoğunluğuna rağmen Thaksin Çin ile iyi ilişkiler yürütmeyi sürdürüyor ve uzun zamandan beri bölgedeki otoriter rejimlerin muhalefeti idare ve sınırlandırma yöntemlerine hayranlık besliyor.

Aynı esnada Erdoğan’ın yönetim biçiminden belli olan artmaktaki otoriter eğilimleri de Vladimir Putin ile karşılaştırımlasına neden oldu. Thaksin ve Erdoğan, çatıştıkları orduların yerine geçen ve hatta zaman zaman geride bırakan bir nevi “sultanlık” karakterinde yüksek derecede kişisel bir yönetim biçimi kullandılar. Yani geri dönüş olmasa da, yolun devamı illa ki liberal-demoktratik normların giderek sağlamlaşacağı veya popülist otoriterliğe sapma ihtimalleri anlamına da gelmiyor. Eğer çıkarabileceğimiz bir tane bariz sonuç varsa o da, Türkiye ve Tayland gibi ülkelerde eski etiketlerin faydalı olmadığıdır. Modernleşmiş şehirli orta sınıflar, liberali demokrasiyle ilişkilendirdiğimiz bazı değerlere katılıyorlar (Türkiye’de laiklik, Tayland’da “temiz” politikalar) ama güçlerini azaltmakta olan seçime dayalı politikacılığa karşı da giderek daha şüpheci oluyorlar. Köylüler artık köylerinde değil. Daha geleneksel bir hayat biçimiyle bir görülenler de artık bir değişim gücü haline geldiler. Önceden haklarından mahrum bırakılanlar, ordunun, bürokrasinin, hukukun empoze ettiği kısıtlamalara rağmen seçimsel politikacılık sayesinde özgüven kazanarak güç sahibi oldular fakat bu süreçten liberal-demokrat değerlere illa ki daha fazla bağlı olarak da çıktıkları söylenemez.

Türkiye ve Tayland ve Avrupa ile Asya’nın uçlarındaki bazı diğer ülkeler gibi hiçbir zaman sömürge olmamış ülkelerin örnek olduğu aşırı milliyetçi politik gelişim gidişatı liberalizm için en verimli toprak olmayabilir. Geriye dönüş mümkün olmasa da, şimdilik gelecek belirsiz ve yoğun rekabet var.

Ayşe Zarakol Yar. Doç. Uluslararası İlişkiler, University of Cambridge & Prof. Duncan McCargo- Siyaset Bilimi, University of Leeds/Columbia University 

* Bu yazı Journal of Democracy’den alınmıştır. 

 

 

blog comments powered by Disqus