Türkiye’de hayata mevcut düzenle devam edemeyecek milyonlarca insan var. Bu milyonlara daha fazla manipülasyonla, korkuyla, tehditle, “algı yönetimiyle” biat ettirilemeyeceği görülüyor. Dolayısıyla, 1 Kasım’da sonuç ne olursa olsun, Türkiye’yi yeni bir demokrasi, özgürlük mücadelesi bekliyor. Bu mücadelenin başını da Kürtlerin, sosyalistlerin, laiklerin, yoksulluğun en karasını yaşayanların ve uzun vadede bu sefalete yeni ortak olmaya başlayan Suriyeli sığınmacıların çekeceği söylenebilir.

Öte taraftan 7 Haziran öncesinde HDP’nin Türkiye siyasetinin belirleyici aktörü haline gelmesinden korkanların adım adım nasıl bir yol haritası çizdiğini hatırlamakta güçlük çekenler var. Bunda iktidarın dezenformasyon bombardımanın da etkisi olduğu ortada. Fakat bu dezenformasyona ikna olmaya hazır kitlenin de doğrudan veya dolaylı, savaşın taraftarlığına soyunduğunu belirtmek gerekiyor.

AKP kurmaylarının alenen “HDP barajı aşmasa, bunlar olmazdı” türünden beyanatlarını bile bir çırpıda unutuverip Kürt hareketine yüklenenlerin buna bir izahat getirmesi gerekiyor. Çünkü 7 Haziran sonrası savaşı kimin başlattığını hatırlamamak politik bir tercihtir.

7 Haziran secimlerine nasıl girdiğimizi ve bu seçimlerden nasıl çıktığımızı hatırlayalım: HDP mitinglerine yönelik Diyarbakır katliamı ve onu izleyen yalanlar, hileler, tahrifatlar, dezenformasyon, riya, tehdit, şantaj, hakaret ve akabinde Adana-Mersin bombalamaları, 20 Temmuz Suruç Katliamı, Varto, Yüksekova, Cizre, Nusaybin, Silopi, Diyarbakır-Sur İçi, Kızıltepe  kuşatmaları, 10 Ekim Ankara Katliamı ve yine bu katliamları izleyen dezenformasyon, şantaj, hakaret, riya…

“Kendisine oy veren” Kürtler ve demokratlar, tüm dünyanın gözü önünde çembere alındı. HDP’nin genel merkezi dahil onlarca bürosu kundaklandı. Temel insanî haklarını talep eden Kürtleri teslim olmaya, önünü ilikleyip boynunu bükerek “devletin sıcak çorbasına” koşmaya, aman dilemeye çağırdılar, çağırıyorlar. Şehirleri tank ve top çemberine alıp açlıkla, ölümle, acıyla terbiye etmeye girişiyorlar. Açıkça Kürtlere karşı ırkçı saldırıları destekleyip sahnede kardeşlikten dem vuruyorlar. Direnenleri kuklalıkla, hainlikle; boyun eğmeyenleri şakilikle yaftalıyorlar.

Devletin mide bulandırıcı çikolatası

Uzun bir süredir manşetleri gazeteciler değil “kayyumlar’ atıyor, televizyon ekranlarında taze muharebe jetlerinin reklamları döndürülüyor. Naaşın boynuna ip geçirip panzerlerin arkasından sürüklüyor, sonra da suçu “paralelin” üstüne atıyorlar. Şel û şepik giyen Kürde Atatürk büstünü öptürüyorlar. Gazze’ye çevirdikleri Kürt mahallelerinde dolaşan maskeli polisler, Kürt çocuklarına çikolata dağıtıyor. O çikolataların acı tadını Kürtler çok iyi biliyor: Mide bulandırıcı, öfke uyandırıcı.

“Bu topraklarda isyanlar hiç eksik olmadıysa, katliamlar eksik olmadığındandır”

Onuruna kastediyorlar Kürtlerin. Naçar yoksulları koruculaştırmaya, satın almaya yelteniyorlar. Cansız kadın bedenlerini teşhir ediyor, ölü çocukların gömülmesine mani oluyorlar. Kürtleri dehşet saçarak sindirmeye, yanlarında duranları icazetli katliamlarla ürkütüp kaçırmaya çalışıyorlar. Onuruyla yaşamak için mücadele edeni öldürerek “etkisiz” hale getirebileceklerini zannediyorlar.

Oysa her katliam yeni bir isyanın tohumudur. Bu topraklarda isyanlar hiç eksik olmadıysa, katliamlar eksik olmadığındandır.

7 Haziran’dan bu yana tüm Türkiye halkı bir tiyatro salonunda, hızlandırılmış bir oyunun mecburi seyircisi haline getirildi. Devlet oyununun benzerine 12 Eylül darbesinden önce maruz kalmış olan sosyalistler ve 1990’larda itibaren bu oyunu bizzat yaşamış olan Kürtler, AKP’nin hızlandırılmışını sahneye koyduğu oyun karşısında şaşırmadı, afallamadı.

Devlete rağmen varlığını sürdürenler nasıl ki 7 Haziran öncesinde fırtınanın yaklaştığını hissettilerse sonrasında ne olacağını, ne yapılacağını, nasıl bir dil ve uygulamanın tedavüle sokulacağını da biliyorlardı. 1 Kasım sonrasında da yeni bir mücadele safhasına girileceğinin farkındalar elbette.

8 Haziran’da eski bir güne uyandık

Aynı oyun 1980’lerde, ‘90’larda sahnelenirken tiyatronun karanlık salonunda ölü taklidi yapanlar ise şaşkınlık ve panik içinde yerlerinden fırlıyor. Kimi kendini sokağa atıp eline aldığı bayrağı sallıyor, kimi daha dün düşman bellediği iktidarın etrafında korkuyla birleşip onun gücünden medet umuyor, kimi de salonun bir köşesine sinip bu ölüm oyununun bitmesini bekliyor.

Oysa bu oyun, seyircisi olduğu sürece bitmeyecek türden. İster biat kültürüne, ister anti-Kürt hınca, şahsi veya toplumsal meselelere yahut ekonomik sorunlara bağlayın toplumun bir bölümü, Kürtlerin ve demokratların direnişi söz konusu olduğunda yönetenin kimliğinden bağımsız olarak devlet gücünün yanında konumlanıyor. 12 Eylül darbesinde de aynısı olmuştu.

“Eski”, zaman ilerletilmedikçe bitmez. 8 Haziran itibariyle, Türkiye zannedildiğinin aksine yeni değil, eski bir güne uyandı. O eski günde milliyetçiliğin, bayrağın, dinin, tabutun altına gizlenmeye çalışan iktidar hırsının devasa enkazı duruyor. Kürtlerin mezarlarını bombalayan devlet, “çözüm” sürecinde hasbelkader Kürtlerin maruz kaldıkları zulmü dillendirmeye başlayanlarda bile “iyi de PKK niye Türkiye sınırları içinde mezarlık yapıyor, bu provokasyon değildir de, nedir?” diye sordurmayı başardı. “Kürdün kendi ölüsüne saygı göstermesi, ona mezarlık yapması provokasyonsa onu öldürenin eylemi nedir” diye soranlara da bayrak sallanıyor elbette.

Oyun yeni başlıyor

“Zaman zaman makas açılmış olsa da Türklerle Kürtler arasında mutlak bir ayrılığı kimse yaratamadı”

Ortaya çıkışını boğaz keserek, vahşet uygulayarak ilan eden IŞİD gibi bir örgütle arasına mesafe koymaktan imtina eden bir devlet, mücadelesini silahsız olarak yürütmeye hazırlanan bir hareketi ittire-kaktıra çatışmaya sürüklüyor. PKK’nin eylemsizlik kararı alışını elinin tersiyle iten, “kökü kazılana kadar” bu yolda yürümeye and içen AKP’liler, IŞİD’e yönelik dünya çapında oluşan dehşet duygusunu “bu örgütün kökünü oluşturan Sünni mağduriyet” üzerinden yumuşatmaya çalışıyor.

Fakat hiçbir devlet ilelebet kendi yurttaşıyla savaşamaz. Türkiye Cumhuriyeti yaklaşık 92 yıldır çeşitli aşamalarda Kürtlerle savaştı. Şeyh Said’den Ağrı’ya, Dersim’den Lice’ye kadar sayısız defa isyan eden Kürtlerin taleplerini toprağın altına gömdüremedi bu devlet. Dahası, zaman zaman makas açılmış olsa da Türklerle Kürtler arasında mutlak bir ayrılığı kimse yaratamadı.

Son isyanı kapsayan kırk yıllık serüvene sığdırılan kiri her yeni iktidar bir sünger gibi emdi ve o kir, zamanla kendilerini de kullanılmaz hale getirip çevirip çöpe çevirdi. AKP ve uygulamalarının karşılaştığı meşruiyet krizi, eskilerin (ANAP, DYP vd.) tekerrürünü, dolayısıyla akıbetlerini andırıyor. Fakat AKP’nin önceki sağ iktidarlardan farklı olarak bir “davası” var ve bu dava, halka rağmen de olsa  güdülmesi gerektiğine inanılan bir “dava.” Dolayısıyla, halkın iradesi artık tek belirleyen olmayacak.

İktidar 1 Kasım seçim sonuçları ne olursa olsun hegemonyasını hukuk dışı yollarla sürdürülebilir kılmaya çalışacak. Bu uğurda belki de çok bedel ödetecek. Ama her halükârda 1 Kasım, yeni bir mücadele safhasının sadece bir basamağı olacak. Aslında 7 Haziran’dan bu yana gördüğümüz belki de sadece fragmandı. Esas oyun yeni başlıyor.