Meğerse televizyonlar için yas, ekrana siyah kurdele eklemekten ibaretmiş!

Hüzün, öfke, huzursuzluk ülkenin tanıtım materyallerine eklenmesi gereken kavramlar olarak içimize yerleşti. Zor günler bitmiyor, kaygı göbek adımız oldu.

Ankara’daki terör saldırısının ardından ülkede 3 günlük yas ilan edilince televizyon ekranlarına da bir siyah kurdele eklendi.

Haber kanallarının yas ekranındaki tek sorunu, konuyu ezberlediğimiz yüzlerle tartışmaya açmaktan başka bir şey yapmadıklarından, yine haberleri tam verememek oldu. Tam verememekten kasıt; Barış mitingi için Ankara’da toplanan sendikaların, sivil örgütlerin ve siyasi partilerin görüşlerini ayrım yapmaksızın ekrana getirmemelerini, medyanın içine işleyen oto sansürü, konuyla ilgili soruşturmaya getirilen yayın yasağından ötürü ekranda dillerinin bağlanmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ama siyah kurdeleleri ekrandaydı. Tabii asıl mesele ana akım, eğlence kanallarının yayınlarıydı. Bazı kanallar yas ekranında yayın akışlarını değiştirip, dizilerin yeni bölümlerini yayınlamayıp yerine sinema filmleri göstermeyi tercih etti. Star televizyonu gibi, bu sezonun en iddialı işlerinden birinin ilk bölümünü yayınlamayı tercih eden, TV 8 gibi yayın akışını hiç bozmadan devam eden kanallar da vardı. Acun Ilıcalı’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın merhume annesinin vefatı karşısında yayın akışını değiştirdiğini de unutmayalım. TRT 1 bile çoğunlukla standart saatinde habere bağlandı. Ama hepsinin siyah kurdeleleri ekrandaydı. Sahi komşusunda yas varken televizyonu kapatan evlerden, ülkede yas varken gümbür gümbür eğlenen kanallar dönemine ne zaman geçtik?

Bu konu elbette biraz bıçak sırtı. Gülse Birsel’in geçen gün Hürriyet’te yazdığı “Hayatı Durdurmuyorum” yazısının her kelimesine katılmakla birlikte, 3 günlük ulusal yasın televizyon ekranında karşılığının bir kurdele olması da vicdanları zorluyor. Televizyon kanallarının yayın akışını değiştirip, tüm ekranı habere bağlamalarını beklemek mümkün olmayabilir. Ekran kararsın, topluca ağlama seansı yapalım gibi bir beklenti de yok. Birbirimizden ayrı yapıyoruz muhakkak; patlamada hayatını kaybeden 9 yaşındaki Veysel Deniz Atılgan’ın öğretmeni Sabahat Yıldırım’ın, kaybettiği öğrencisine yazdığı mektubun bir gözyaşı seansına sebep olduğu aşikar. Ülkedeki bütün kutuplaşmaya, ölümler karşısında bile bir olamamaya rağmen, ortak bir iç sızısı yaratmıştır o mektup. Ama eller havaya programların, umarsız dizilerin, şen şakrak, beni al onu alma diyen reklamların ekranda siyah kurdele altında verilmesinin samimiyetsiz görüntüsü de içimizdeki o tüm duygulara işliyor. Bu durum sadece televizyon ekranı için değil, radyolar için de geçerli. Türkçe pop müziğin en manasız sözleriyle, birbirinin aynı ritimleriyle coşku vardı radyolarda da 3 gün boyunca.

Bu bıçak sırtı konuyu düşünürken en rasyonel çözüm batıdadır ilkesiyle, daha üzerinden 1 yıl geçmemiş başka bir katliamın ardından yas ilan eden Fransız televizyonları ne tepki vermişlerdi merak ediyorum. Charlie Hebdo saldırısının ardından ülkede yas ilan edilince Fransız televizyonları çoğunlukla habere bağlansa da yayın akışı değişikliği ile ilgili genel bir bilgiye İngilizce olarak ulaşmak mümkün değil. Ancak Türkiye’de saldırının ardından 1 hafta sonra olay yerinde yapılan anmayı bile canlı olarak ekrana taşıyan kanal bulunmuyor (sadece Hayat TV’de canlı yayında verildi).

Oysa ki ortak hafıza eksikliği değil mi bizi birbirimizden ayıran, kutuplaştıran? Evet, hayatı durdurmayalım. Tam tersine daha çok üretelim, çalışalım. Ancak içine ateş düşen ülkenin insanlarının yasını da ekrana taşıyalım. Yasın zaplayarak görmezden gelinmesini sağlamayalım.