1 Kasım seçim sonuçları, anketlerin yarattığı havanın da katkısıyla, umutlu bir rehavet taşıyan muhalefette bir travma etkisi yarattı. Oysa bu sonucun ortaya çıkacağına dair çok güçlü işaretler vardı. AKP ve Saray, 7 Haziran seçimlerinden sonra yitirdiği iktidarı yeniden elde etmek için başlattığı darbe sürecini 1 Kasım seçimleriyle “millet”e onaylatarak iktidarda kalmayı başardı. 7 Haziran’da barış ortamında ve görece adil bir yarışla girilen seçim sürecindeki halk iradesinin yerini, darbe dönemi kanlı politikalarının belirlediği “korku” iradesi aldı.

Bu süreç adım adım örüldü ve gözü kara bir hırsla, kararlılılıkla hayata geçirildi. Erdoğan’ın Baykal’la görüşerek muhalefet cephesinde yarattığı ilk yarılmanın ardından Anayasa’ya, hukuka ve teamüllere aykırı bir dizi süreç işletildi. Bu süreçlere savaşın yeniden başlatılması, gazetelere, televizyonlara yapılan baskınlar, gazetecilerin evlerinin önünde dövülmesi, tehditler ve nefret söylemi eşlik etti.

Suruç patlaması kıvılcımdı, Ceylanpınar’da 2 polisin öldürülmesi ve hemen ardından Kandil’in bombalanmasıyla AKP’nin seçim stratejisindeki “yangın” alev alev ülkeyi sardı.

PKK bu saldırılara “misilleme” yoluyla karşılık verdi ve 90’lı yıllarda kırda PKK–devlet arasında yaşanan çatışmaların yerini kent merkezlerindeki çatışmalar aldı. Sivil kayıplar, infazlar, bombalamalar, sabotajlar temel çatışma biçimi haline geldi. Ankara Garı’ndaki patlamadan sonra yapılan manipülasyonlar işe yaradı ve milliyetçi-muhafazakar seçmen bu katliamın faili olarak PKK (ve HDP’yi) gördü.

Bütün bu gelişmelerin Anadolu’daki etkisi korku eksenli kutuplaşmanın hızlanması oldu. 7 Haziran’da sandığa gitmeyerek partisine mesafe koyan AKP’li seçmenin yanı sıra MHP’li, BBP’li, Saadet’li sağ seçmen AKP saflarını yeniden tahkim etti. Bu süreçte ciddi sinyaller veren ekonomik kriz olasılığı, muhalefetin bir araya gelerek bir koalisyon kurması olasılığının sıfıra yakın olması da seçmeni yeniden AKP’ye yönlendirdi. CHP darbe sürecine ilişkin hiçbir etkili tepki göstermedi ve bu mutedil halinin seçmenden onay göreceği gibi ham bir beklentiyle avundu. CHP’nin bu kayıtsızlığı ideolojik hegemonyayı iktidar lehine büyüttü. Katliamların, tutuklamaların, baskının ve gözdağının hedefindeki HDP ise bütün bunlara rağmen oylarını artıracağına ilişkin temelsiz özgüvenin faturasını ağır ödedi. Öcalan’ın tecritte tutulması ve bu sürece müdahale etme fırsatının verilmemesi de kuşkusuz önemli bir seçim pratiğiydi.

(Bir önemli not olarak altını çizelim: HDP, kısa sürede  toparlanıp doğru stratejiler geliştiremezse, umut veren parti  algısından “baraj sınırında dolaşan bir bölge partisi” olmaya doğru evrilebilir.)

Bütün bu manzarada, AKP’nin baskı-şiddet politikalarına son vereceğine, adeta “zaferden” sonra içindeki “çelebi” tavrı öne çıkaracağına dair korkuların beslediği bir umut dahi aranır oldu.

Kendimizi kandırmanın anlamı yok: Bugünleri aratacak kötü günler kapımızda

Seçimden önce Zete’ye yazdığım ilk yazı “Seçmenin ‘her zaman sağduyu gösterdiğine’ ilişkin tevatürü bir yana bırakırsak; manipülasyon ve yalanlarla biçimlenen seçmen iradesinin bize sunduğu geleceğe en azından psikolojik olarak hazırlanmamız gerekecek” cümlesiyle bitiyordu. Şimdi o ana gelmiş bulunuyoruz. AKP’nin kaos tehdidine eşlik eden baskı ve şiddet politikalarının semeresinden vazgeçeceğini düşünmek saflık olur. Satır aralarında AKP’den bir tür “merhamet” bekleyenleri de derin hayal kırıklıkları bekliyor. Kendimizi kandırmanın anlamı yok: Bugünleri aratacak kötü günler kapımızda.

Suruç’taki bombalı saldırıdan yaralı olarak kurtulan Loren Elva, hastane yatağından yazdığı mesajda “İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın” demişti. Suruç’un, Ankara’nın, Cizre’nin, Sur’un kanı üzerinden şekillenen seçim sonuçları gösterdi ki, daha uzun bir süre iyi olmayacağız. Ama yine de bu cehennemi karanlıktan ülkeyi çıkaracak yeni ve sonuç alıcı siyaseti bulmaya ve hayata geçirmeye mecburuz.