10 Ekim günü Ankara tren garında Türkiye’nin tarihinde gördüğü en kanlı, en büyük saldırılardan biri gerçekleşti. Barış çağrısı yapmak için başkentte toplanan insanların üstüne iki patlama sesinin ardından ateş ve arkadaşlarının parçalanmış bedenleri yağdı.

Haziran’da Diyarbakır’da ve Temmuz’da Suruç’ta yaşananların benzeri bu sefer ülkenin başkentinde, başkentin de merkezinde meydana gelmişti.

Olayın akşamında Başbakan halkın önüne çıkarak olayı kınadı, fakat bu korkunç olayın meydana gelişinde bir güvenlik açığı, bir zaaf, bir ihmal bulunmadığını ileri sürdü. Ve Devlet’in suçlu gösterilmesine isyan etti. Bu olayın üzerinin kapatılacağı iddialarına ise şiddetle yanıt verdi : Suruç katliamının faili yakalanıp, adalete teslim edilmişti. Kendisini havaya uçuran bir canlı bombanın artık kaçması mümkün olmadığı için yakalanmaktan ziyade parçalarının toplandığını söylemek daha yerinde olabilirdi, ayrıca faile değil parçalarına ulaşıldığı için teslim edildiği makamın adalet olduğunu söylemek de mümkün değildi. Esasen, bu durumda fail ancak ilahi adalete teslim edilmiş olabilirdi ama aynı güvenlik zaafiyeti olmadığını açıkladığı sertlikle, faili adalete teslim ettiklerini kati bir dille ileri sürmekte olan Başbakan’a kimse bu konuşmanın akışını bozacak bu soruyu sormakla uğraşmadı. Başbakan, kararlılık ve ciddiyetle 32 vatandaşımızı öldüren DEAŞ’ın üstüne gidildiğini de hatırlattı. Hem karşısındaki gazeteciler hem de izleyenler IŞİD diye bilinen ve Arapça’da DAEŞ diye telaffuz edilen örgütten bahsedildiğini anladılar. Devletin bu kararlılıkla üstüne gittiği örgütün adının resmi ağızlar tarafından telaffuzunun sevilmediğini herkes biliyordu.

Sadece Başbakan değil, devletin diğer yetkili ağızları, Sağlık Bakanı, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı da istihbarat ve güvenlik açığı olmadığını kesin olarak ileri sürmekteydiler. Diyarbakır mitingi ve Suruç’ta patlayan bombalarda da olmadığı gibi. Bu durumda ülkede birbiri ardına gerçekleşen bu benzer saldırılar tamamen tesadüf eseri arka arkaya gerçekleşmiş oluyordu. Toplananların da saldıranların da belirli gruplar olduğu ortadayken istihbaratın uçan kuştan bile haberdar olabileceğini düşünenler ise bu açıklamalarla ikna olmadılar ; hele de ülkenin istihbarat sorumlusunun gerekirse başka bir ülke gibi yaparak kendi ülkesini bombalayabileceğini söylediği iddiaları henüz akıllardan silinmemişken.

Hadi son ayağı ülkenin kalbinde, başkentinde meydana gelen bu saldırıların önlenmesinin zorluğunu kabul edelim; bu durumda da istihbaratı bir tarafa bırakıp saldırıların ardından yapılan müdahalelere devletin sorumluluğu, ihmali ve tavrı açısından baktığımız da karşımıza çıkan tablo nasıl açıklanacak ?

Ambulanstan önce gelen TOMA

5 Haziran Diyarbakır mitinginde patlama gerçekleştikten hemen sonra ambulanslardan önce meydana TOMA’ların geldiği ve yaralılara ilk müdahaleyi gazla yaptıkları konusunda tanık ifadeleri var.

20 Temmuz günü Suruç’ta yaşanan patlamanın ardından da olay yerine ilk ulaşan, patlamanın gerçekleştiği alandaki yaralıların ve onlara yardım etmeye çalışanların üzerine su sıkan ve etrafı silip süpürenler yine bu araçlar. Aslına bakarsanız, toplumsal olaylara müdahale aracının kısaltması olarak TOMA diye bilinen bu araçlar için sosyal medyada ‘ambulanstan önce gelen TOMA’ tanımı yer etti bile.

10 Ekim’de Ankara’da gerçekleşen patlamanın ardından ise yerde yüze yakın ölü, yüzlerce, hatta rakamlarla ifadesi zor sayıda yaralı varken, olay yerine önce çevik kuvvet ve TOMA’ların vardığı, çevik kuvvetin alanda yaralılara müdahale etmeye çalışanları kıpırdamadan izlediği, araçların ambulansların alana girmesini zorlaştırdığı, meydana dağılmış insan parçalarını eze eze dolaştıkları, ve çoğu can çekişmekte olan yaralı ve onlara yardım etmeye çalışanlara su sıkıldığı ifade edildi görgü tanıkları tarafından.

Fazlaca zihin yormadan seyredilen ortalama bir seri katilli aksiyon filmi senaryosu için uygun olabilecek « öldür-delili karat » şablonu, muhakkak ki sorumlu bir devlet açısından bir açıklamayı hak ediyor. Saldırıdan sonra kendi vatandaşına bu muameleyi reva gören bir devlet, saldırıya karşı yeterli önlemi almaktan ne kast ediyor olabilir?

Terör saldırısı bir şekilde engellenemediyse de, gerçekleşmesinin ardından can kaybını azaltmak, yaralılara daha hızlı hizmet verebilmek, toplumda oluşan terör ve infial duygusunu hafifletebilmek de devletin görevi değil midir? Olayların engellenemez olması meydan gelmelerinin ardından yapılan müdahalelerin sonuçları azami derecede hafifletecek şekilde gerçekleştirilmelerini engeller mi?

Ankara’daki patlamanın ardından Türk Tabipler Birliğine, Sağlık Bakanlığına yönelik ‘ambulansların çok geç geldiği ve numune hastanesinin dolduğunu, acil sağlık personeline ihtiyaç olduğunu ve insanlık adına aradıklarında telefonlarına cevap verilmesini’ talep ettiren acil çağrı devletin bu görevinin neresine düşer?

Kanlı saldırıların ardından meydanlara ambulanslardan önce TOMA’ların ulaşması, yaralıların hayatının tehlikeye atılması ve saldırıya uğramış insanlara işkence edilmesi, bu olayların faillerinin yakalanmasını sağlayacak olay yeri incelemesinin yapılmasının engellenmesi ve toplumun travmasının arttırılması terörle savaşan bir devletin ciddiyeti hakkında neler anlatır?