1 Mart 2003’te ABD’nin Irak işgalini protesto etmek ve TBMM’nin savaş tezkeresini onaylamasını engellemek üzere yüz binlerce insan Ankara’nın Sıhhiye Meydanı’nda toplanmıştı. Biz gazeteciler, Türkiye Gazeteciler Sendikasının “Savaşa değil, barışa haber” pankartının arkasında yürüyorduk. Ülkenin dört bir yanından otobüslere, trenlere doluşan insanlar meydanda haykırıyordu: “Susma, sustukça cenazeler gelecek”, “çıkarsa tezkere Tayyip gitsin askere.” Türkiye’de devletin Kürt hareketine yönelik savaşına karşı aynı sloganları gür bir sesle dile getirenleri ise göremiyoruz meydanlarda.

Biliyoruz, başkasının savaşına karşı çıkmanın maliyeti, kendi devletinin savaşına karşı çıkmaktan çok daha düşüktür.Türkiye’den İsrail’e karşı Filistin’in yanında yer almakla İsrail’den Filistin’in yanında yer almak kıyaslanabilecek pozisyonlar değil. Tel Aviv’de Filistinli çocukların maruz kaldığı katliamlara, Ankara’da, İstanbul’da Ağrı Diyadinli iki fırıncı çocuğun katline itiraz edebilenlerdir cesur insanlar.
Savaşlar pısırıklar çağında derinleşir. Korkakların konforlu bir hayatla ödüllendirildiği zamanlarda “kariyer ve statüyü” özgür bir ülkede yaşamaktan ibaret sayıp Kobanêli çocuklar için park yapmak üzere Suruç’a giden ve orada katledilenlerdir kahramanlar.
Savaşın müsebbipleri güçlüler olunca barış talebini sadece cesurlar dile getirir. Devlet “çözümden” bahsettiğinde savaş zamanının “apoletlileri”, yıllarını barış mücadelesine adamış olanları sağa-sola itekleyip sahnenin en önünde belirirler. Şu sıralar yine bunun kesif örneklerine tanığız. Kimileri hararetle, kimileri de utana-sıkıla barış gemisini terk edip iktidarın limanına demir atmaya başladı bile. Yarın-öbür gün “çözüm” süreci başladığında yine sahnenin en görünür yerine onlar kurulacak. Çünkü bu ülkede suçluları günahlarından arındıran hafızasızlık ırmağı her zaman coşkuyla akar.

Türkiye devleti Kürtlere, hareketlerine yönelik savaş kararı aldığında sahne de dekor da değişiyor ve ortaya bir anda “o ses Türkiye” yarışması çıkıyor. Dünün “çözümcüleri” devletin savaş gerekçelerine kılıf uydurmaya, dilinden barışı eksik etmeyen Kürt liderlerine parmak sallamakta birbirleriyle yarışıyorlar.

Antikürt hıncı 24 Temmuz’dan bu yana kapsamlı savaşının meşruiyet zemini olarak kullanan devlete karşı birkaç cılız ses dışında Türkiye’nin batısında ABD’nin Irak savaşına karşı yapılanın binde biri oranında itiraz yükselmiyor. “Çözüm sürecinde” olabildiğince barış yanlısı olarak konumlananlar, savaş tamtamları çalınınca yavaş yavaş “güçlüye” meylediyor. Ama güçlünün “sıcak çorbası” onları zehirleyip onursuzlaştırırken, suskunluk sarmalını cesurlar, onurlular, evlatlarını kaybeden acılılar yıkıyor, yıkacak. Onlar susmadıkça gözlerini gelen tabutlara dikmiş, AKP’li Salim Uslu’nun tabiriyle cenaze törenlerini “başarılı organize” edenler kaybedecek, cenazeler gelmeyecek.

İrfan AKTAN’ın yazısı Evrensel gazetesinden alınmıştır.