Şimdi size bir şey söyleyeceğim. Seçimden 3-4 ay önce konuşmaya başlayan ve hala konuşmaya devam eden, haber kanallarındaki kutucuklarda gördüğünüz analist kafaları var ya. Hepsi ezberden konuşuyor. O kafaların hepsinin içinde yazılmış bazı sonuçlar var. Olan biten o sonuca yaklaşıyorsa analizleri başarılı, sonuçtan uzaklaşıyorsa analizleri başarısız oluyor. Ama sevgili ülkemizde “performans değerlendirme” meselesine “Uzakdoğu mutfağı” gözüyle bakılıyor. Yiyince güzel oluyor ama damak alışmamış. Bizde de performans değerlendirme yapmak öyle; uzakta ve güzel görünüyor.

Ancak performans değerlendirme meselesi çok kritik. Gerçekten performans değerlendirebilmek için, süreç içinde olan bitenlerin de sonuç kadar etkili olması gerekir. Gidiş yolundan da puan alınır. Oysa bizde söylediğiniz son söz, işi nasıl bitirdiğiniz önemlidir. Sonuçtan yola çıkarak değerlendiririz.

E analisti böyle olan ülkenin, siyaseti de şöyle oluyor işte. Neredeyse 80 milyonluk bir nüfus, kitle iletişim araçlarıyla marjinal seviyelerde yüksek temas kuruyor, sosyal medyanın en çok kullanıldığı toplumlardan biri, yoğun bir ekonomi ama durum değerlendirmesi yapmıyor. Oysa her yer veri, her yerimizden veri akıyor. Ama biz ezberlerle devam ediyoruz. Ezberi bozabilmek için soruyu farklı sorup, yanıtı farklı alanlarda aramak gerekir. Şimdi bu seçimi biraz öyle değerlendirmeye çalışalım.

Şimdi sonuçlar açıklanır açıklanmaz yapılan genel yorumları düşünün. Moderatörler hemen şunu sordu: “Sizce bu seçimin kazananı kim?”

Sizce bu seçimin kazananı kim?

İki kazanandan söz ediliyor. Bir tanesi oylarını çok yükselttiği için HDP, diğeri de birinci parti olduğu için AKP. Genel olarak bu yanıt veriliyor. Siyaseten hangisine yakınsanız artık. Bu ikisinden birini kazanan ilan etseniz, başınız ağrımaz. E iyi de diyoruz, HDP oyunu çok yükseltmiş ama AKP dışında hiçbir partiyle yanyana gelerek koalisyon ortağı bile olamıyor. Üçüncü bir tane daha lazım. O kadar da kazanamamış.

Fakat işte analistlerimiz tam 3 ay boyunca HDP’nin baraj çizgisinde olduğunu düşündüğü için, bu barajın hiç zorlanmadan geçileceğine ikna olmadılar. Diğer şık; aslında her şeyi biliyorlardı ama bulgu gizleyerek, bulguyu manipüle ederek seçmeni ve siyaseti başka bir yerlere yönlendirmeye çalıştılar. Bence ikinci şık daha makul. Çünkü olayları düşledikleri dünyaya yakınlaştırmak istiyorlar.

HDP’nin barajı geçmesi için her türlü toplumsal zemin vardı. Ancak bu toplumsal zeminin mobilize olması, ürünün yani HDP’nin aksiyona karşı davetkâr (call to action) olması gerekiyordu. HDP, sadece bunun farkına vararak, potansiyelini görerek ve kitleleri mobilize ederek, umulanın üzerinde oy alacağını biliyordu. Doğru analiz şuydu: AKP’ye oy veren Kürtlerle de bağı kuvvetlendirerek, içinden yeşerdiği sahanın, ülkedeki Kürt coğrafyaların desteğini almak gerekiyordu. Bu desteğin alınması, HDP’nin bir siyasi alternatif oluşturabileceğine yönelik bir algı oluşturdu. Bunun üzerine bir şeyi umut ettiği vakit, gerçekleşebileceğini bilen, mobilize olmaya alışkın bir kitle HDP etkisine katılabilirdi. Yani Gezi’deki kararsızlar, CHP ve HDP arasında gidip gelen genç insanlar, HDP’ye gelmeliydi. Onlar geldi.

Demirtaş Gezi’nin dilini kullandı. Barajın yıkılmasında olmasa da çok üstünde oy almasında işte bu dil başrol oynamıştır

Bana biri “Gezi’yi 3 kelimeyle anlat” dese, bu kelimelerden biri “mobilizasyon”, diğeri “mizah” olurdu. En başta ise “direniş” kelimesi dururdu. Ve Demirtaş, bu üç kelimeden en sempatik olanını aldı, mizahı kullandı. Gezi’nin dilini, yani anlamını, yani Gezi ideolojisini siyasetine dahil etti. Şakalar yaptı. Her gün “Demirtaş videosu” izleyip paylaştık. Gazoz açılışı yapmak, kendisine “lanlı lunlu konuşan” çocuğun yanaklarını sevmek, Boğaziçi’nin kolektif kantininde bulaşık yıkarken “başka yıkanacak var mı” diye sormak ve nihayetinde zarfı Egemen Bağış gibi fırlatmak… Bu Gezi’nin dilidir, Gezi’nin ideolojisidir. Barajın yıkılmasında olmasa da çok üstünde oy almasında işte bu ideoloji başrol oynamıştır. Seçimin kazananı mizahtır. İnanmayanlar o videoların paylaşım sayılarına ve erişim değerlerine bakabilir. O değerler büyük oranda organik değerlerdir.

Bunca şeye rağmen AKP nasıl yüzde 40 alıyor?

İşte en önemli soru bu. Gonzo Insight’ın hazırladığı “Twitter’da Koalisyon Senaryoları” başlıklı haberde, bu sorunun yanıtı bulunuyor. Twitter’da seçim günü ve sonraki iki gün boyunda “koalisyon” kelimesiyle en çok anılan partiye bakıyoruz, bariz bir şekilde AKP sonucuna ulaşıyoruz. En çok oy alan parti sonuçta, normal gibi görünüyor. Fakat “koalisyon” kelimesi en çok hangi liderle anılmış diye bakıldığında Ahmet Davutoğlu’nun bir aktör olarak kabul edilmediğini görüyoruz. Parti kurumsal olarak var, fakat ürettiği lider figürüyle birlikte yok. AKP bir lider partisiydi. Tayyip Erdoğan markasıyla üst üste oturan bir partiydi. 2011 seçimlerinde yüzde 49,5, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 51 alan Tayyip Erdoğanlı AKP’ydi. Şimdi skorlara bakılırsa hiç üzerinde durulmayan, etkisiz bir liderle hem 2011’in hem de 2014’ün oranlarından 10 puan eksik alan bir AKP görüyoruz. Demek ki, AKP’nin kurumsal temsiliyeti yüzde 40. Kaybedilen oylar açık bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın oyları, kazanan ve seçimi birinci bitiren AKP’nin kurumsal varlığı. Bu çok açık. Biri kazanan kaybeden analizi yapacaksa bu iki temel üzerinden konuşmalı: Demirtaş’ın mizahı ve AKP’nin kurumsal değeri. Kazananlar bunlar. AKP’nin daha fazla nasıl eritilebileceği başka bir yazının konusu olacak. Anahtar kelimemiz ise “imaj.”

Ipsos’un açıkladığı seçim sonrası araştırmasında üstünde durulması gereken bir başlık da bizi destekliyor. 18-24 yaş arası seçmenlerin oy dağılımına bakıldığında HDP yüzde 22’lik bir orana erişiyor. Gelecek HDP’nin ellerinde yükseliyor açık bir şekilde. Eğer diğer partiler ve liderleri, kaşlarını çatıp birilerine kızmaya devam ederse, bu fark daha da açılacak. HDP’nin yükselişi, bu dille ve ideolojiyle sürmeye devam edecek. Her 18 yaşına gelen genç, en kolay HDP’yle konuşabildiğini görecek. CHP’nin bu gruptaki oranı sadece yüzde 17.

Türkiye’de sol seçenek iktidara taşınmamış olsa da on yıllardır ilk defa iktidara bu kadar yaklaşmış durumda

Şimdi buradan sonrası için, televizyonlardaki analistlere özenerek, kendi hayalini kurduğum dünyaya nasıl gidilir sorusu üzerinden devam edeyim. Özgürlükçü ve modern değerler üzerinden siyaset ürettiği takdirde bu ülke daha çok katma değer üreten bir ülke hâline gelecek. Özgürlükçülüğü kimlik olarak HDP üzerinde taşırken, modernliği de CHP taşıyor. Bu iki partinin toplam oyu Türkiye için sol değerleri temsil eder. “Özgür bir Türkiye, Modern bir Türkiye” diyen seçmen sayısı, toplam seçmenin yüzde 40’ına yaklaşmış durumda. Muhafazakâr değerlerle siyaset yapan diğer iki partinin oy oranı ise yüzde 57-58 civarlarında. Bu makas 12 Eylül Darbesi’nden bu yana ilk defa bu kadar kapanıyor. Şimdi kafamız koalisyon senaryolarıyla karman çorman ama Türkiye’de şu an sol seçenek iktidara taşınmamış olsa da on yıllardır ilk defa iktidara bu kadar yaklaşmış durumda. Bugün hangi HDP’liye tek bir koalisyon ortağı seç deseniz (küçük bir Kürt ulusalcısı grubu saymazsak) CHP’yi seçer, hangi CHP’liye tek bir koalisyon ortağı seç deseniz (küçük bir Türk ulusalcısı grubu saymazsak) HDP’yi seçer.

Türkiye, çocuklarını fikri ve vicdanı hür bir nesil olarak yetiştirmek istiyorsa, global rekabette özgüveni yüksek çocuklar yetiştirmek istiyorsa, her an hayatına giren yeni kurallarla uğraşacağına her an aklına gelen bir şeyden değer yaratmaya çalışan çocuklar yetiştirmek istiyorsa bu seçeneği büyütmek gerekiyor.

Bu yönde HDP’nin çok büyük adımlar attığını görüyoruz ancak CHP’nin gençlerin ilgisini çekemediğini açıkça ortada. CHP de aynı AKP gibi, lider avantajıyla değil, kurumsal varlık değeriyle oy toplayabiliyor. O da CHP’nin minimumu yüzde 25’lik bir dilim. Eğer CHP, HDP gibi, o dili benimsemiş insanlarla yönetilmemeyi sürdürürse, yıllar bu yeni oyları HDP’ye yöneltecek. Bu çok açık. Fakat burada “sol” oyu CHP’nin mi HDP’nin mi aldığı önemli değil. Toplamın yüzde 45’leri bulması gerekiyor. Türkiye’ye, Bağcılar’a, Esenler’e, ülkenin kenar semtlerine modernleşmeyi vaad etmek, AKP seçmenlerinin çocuklarına ara elemanlık yerine kendi değerini yaratma arzusu üzerinden ulaşmak gerekiyor. İşte o çocuk, baktığı zaman gördüğü siyasi lideri ya da yapıyı, kendi yeni medya dünyasında paylaşmaya değer bulacak. Şimdi CHP’nin yönetimine bakın. Bu tarife uyan kaç kişi var, uymayan kaç kişi var?

Fakat bu sorun, yani CHP’nin bu kitleyle konuşamama meselesi, ne yazık ki sadece CHP’yi değil tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor. Ya ihalecilik sistemi üzerine kurulu, rekabette bazı şirketlerin sürekli avantajda olduğu ve dolayısıyla ifade özgürlüğünün baskılandığı bir toplum olacağız, ya da tüm geleneksel alışkanlıklardan vazgeçmiş, rekabetçi, bilgiye dayanan bir toplum olacağız. Yani makus talihimizi değiştireceğiz.

Şimdi CHP üyeleri otursun ve düşünsün. En yakınındaki CHP’liye baksın ve “biz bu kadınla ya da bu adamla bu değişimi gerçekleştirebilir miyiz” diye kendine sorsun. En dürüst yanıtı versin.

Durumlar böyle. O analistler ne yazık ki kabak gibi ortada duran bu gerçekleri okuyamıyor. Biz buradan ve bildiğimiz yoldan devam edelim.