“Bugün seçimlerin yapılıp yapılmaması değil, seçimlerin öngörülebilir sonuçları ve bu sonuçların yol açacağı gelişmeleri konuşmak daha anlamlı. Siyasi arayışlar 1 Kasım’dan çok, 1 Kasım sonrası ihtimaller üzerinde yoğunlaşıyor”  diye yazmıştım bir önceki yazıda.

Şimdi devam edelim; ben kendi adıma savaş politikalarında ısrar eden AKP ve MHP’nin zayıflayarak veya yerinde sayarak, savaş politikalarına daha önce olmadığı ölçüde mesafeli ve eleştirel bakan CHP’nin güçlenerek, tüm çatışma politikalarının hedefinde yer almasına rağmen barışın teminatı bir politik hatta ısrar eden HDP’nin ise büyük kazanımla çıkacağı bir sonuç öngörüsünde bulunuyorum. Bu öngörünün iyimser bir beklentiden ziyade nesnel durumun ve yönelimin bir ifadesi olduğunu düşünmek için sayısız neden var. Öncelikle asker cenazelerinde dile gelen tepkiler olsun, yapılan anketlerde “barış sürecine yönelik desteğin” yüzde 60’ların altına hiç düşmüyor olmasında olsun bu toplumun onca milliyetçi-ırkçı kışkırtmaya rağmen savaşı değil barışı tercih ettiği görülmelidir. Bu tablonun seçimlere yansımayacağını düşünmek için bir neden bulunmuyor. Ekonomik-sosyal veriler, dış politikada yaşanan çöküş gibi etkenler ise başlı başına nedenler durumunda.

Devirmeyen darbe bir kez daha Kürt hareketini güçlendirdi 

Eğer bu saldırı kampanyası Kürt hareketinde, HDP’de ve genel olarak toplumsal muhalefette hedeflenen kırılmayı/dağılmayı yaratmış olsaydı tablo belki farklı olabilirdi, sahada zafer kazananın bu sandığa taşıması mümkün olabilirdi. Oysa tabla tam tersi yönde ve “devirmeyen darbe güçlendirir” ilkesi bir kez daha Kürt hareketi şahsında doğrulanıyor.

Son olarak 2011 döneminde zirve yapan Kürt hareketine yönelik saldırı kampanyasından tüm zorluklara rağmen askeri-siyasi başarılar ve Rojava’nın kuruluşuyla güçlenerek çıkan hareket, devletin-AKP’nin zorunlu olarak masaya oturmasıyla başlatılan barış sürecinin de temel kazananı olmuştu. Bu kazanımda kendi yok oluşun gören Erdoğan’ın 7 Haziran sonrası çaresizce savaşa yönelmesi ise tüm acılara ve zorluklara rağmen tabloyu değiştirmemiş, AKP her cephede kaybetmeye başlamıştır.

“Kürt hareketi dışarıda IŞİD’e içeride AKP’ye başarıyla direniyor ve kazanıyor”

Müttefikleriyle birlikte dışarıda IŞİD’e, içeride ise AKP’ye karşı amansız bir mücadeleyi başarıyla veren Kürt özgürlük hareketi, Türkiye’de ve Ortadoğu’da tarihte olmadığı ölçüde bir güç ve etki alanına ulaşmış durumda. 7 Haziran’da yüzde 10 barajını yıkarak AKP’nin tek başına iktidarına son veren ana aktör olan HDP, AKP’den kopan son Kürtlerin de ana adresi olarak daha da güçleneceği bir döneme girmektedir.

HDP’ye ve toplumsal muhalefete yönelik her türlü saldırı ilk anda yarattığı dalgalanmalar bir yana teslimiyeti değil, öfkeyi ve mücadele azmini besliyor. Bu motivasyonun seçim günü sandıklara sahip çıkma iradesi olarak dışa vuracağını da bugünden görmek mümkün.

29 Ekim tatili de AKP’yi kurtaramayacak

AKP’nin bir diğer çaresiz hamlesi olan 29 Ekim sonrası günü idari izin ilan ederek tatili 4.5 güne çıkarma hamlesi de umduğu sonucu hiç bir şekilde vermeyecek. Turizm şirketlerinin henüz bugün açıkladığı rakamlar bile, bırakalım yeni tatil rezervasyonları yapılmasını, daha önce yapılmış olan rezervasyonların-tur planlarının dahi iptal edildiğini ortaya koyuyor. Yine 7 Haziran’da kentlerinde değil çalışma alanlarında olan yüz binlerce Kürt mevsimlik işçi de 1 Kasım’ı kentlerinde karşılıyor ve oy kullanacaklar.

Bölgenin tarihsel konjönktürü ve elde ettiği güç birikimi sayesinde “savaşta da barışta da kazanan” taraf olacağını gösteren Kürt hareketi, tüm bölge halklarının ortak stratejik geleceği açısından “barış politikalarında” ısrar etmektedir. Demirtaş’ın “HDP İç savaşı önleyen tek güçtür” vurgusunda dile gelen bu tutum, bu coğrafyada halkların ortak geleceği ve mücadelesi için en önemli teminat durumundadır.

Türkiye halkları ve demokrasi güçleri de bu gerçeğin giderek daha fazla farkına varmaktadır ve bu farkındalık, HDP’ye emanet olduğu varsayılan oyların kalıcı toplumsal desteğe dönüşmeye başladığının tüm verilerinin ortaya çıkmasıyla ifade olmaktadır.

Kissinger’in Türkiye’de Anayasa krizi var ifadesinin anlamı

HDP’nin tuttuğu bu tarihsel pozisyon, seçim sonrasında kısa vadede olası koalisyon arayışlarında, orta vadede ise Demokratik bir Anayasa mücadelesinde belirleyici bir etken olabilir.

HDP siyasette elde edeceği bu gücü stratejik bir akıldan beslenecek yaratıcı-esnek taktik hamlelerle, 7 Haziran sonrasına göre daha etkili kullanabilecektir. Bunu yapabilen HDP, ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan Ortadoğu analizinde sadece iki üç cümle ayırdığı ve o cümlelerde de “Türkiye’de yaşanan Anayasal kriz” vurgusu yaptığı tablonun değişmesinde belirleyici ve demokratik bir rol oynayabilir.

“Anayasal krizin çözülmesi demokrasinin kazanılmasıyla mümkün”

Aksi takdirde bu “Anayasal kriz” ya Erdoğan’ın tek adamlığının pekişmesi ya da Mısır darbesi-Sisi tarzı bir çözümle çözülebilir ki bu iki “ayrı” çözüm ve olası kimi ara çözümler de Türkiye ve bölge halkları için cehennem yoluna döşenen taşlar olacaktır.

Kaybedilen canlarımıza bir sözümüz var

Ancak HDP şahsında temsil edilen ve güçlenen yeni demokratik birikim, yaşanan “Anayasal krizin” Rojava-Gezi dinamizminde dile geldiği biçimiyle “Anayasal Demokrasi”nin kazanılması yoluyla çözülmesini de mümkün kılmaktadır. Bu noktada ortaya çıkmış olanakların değerlendirilmesi için başta 1 Kasım’da olmak üzere yapılacak çok iş var. Unutmayalım ki Suruç Katliamı’ndan Ankara katliamına ve her gün farklı biçimlerde yaşanan saldırı ve katliamlarda hayatını kaybeden yüzlerce canımıza bunu borçluyuz.

Gökhan Biçici’nin diğer yazıları