Maçta tuttuğunuz takım kaybettiğinde çok muhtemel hakemden dert yanarsınız ve hatta futbol ya da her neyse maç, bu sefer onun kendisine sararsınız. Zaten mesela futbol, kitleleri uyutma aracıdır. Aslında bu söylediklerinizin doğru olması da bir şey değiştirmez. Her türlü, hile ve hurda ile kazanmışlarsa da maçtan sonra, hele hele bunu bile bile, hala oyuna dahil olmuşsanız, bunu söylemek, çok bir şey ifade etmez. Ancak ya bunu her zaman söyleyeceksiniz ya da siz kazandığınızda, en azından öncesinden çok daha iyi olduğunuzda bile söylediğinizde bir manası vardır. Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş 9.8’lik, o zaman için beklenmeyen bir oy oranına ulaştığında, 13 Ağustos 2014’de yani ‘zafer’ sırasında, herkesin damağında zafer tadı varken yazdığım yazıdan bir alıntı yapmak istedim;

‘Üç kağıtçıları bilir misiniz? Hayır başbakanlardan, bakanlardan, başkanlardan, ailelerinden, irili ufaklı kapitalistlerden, yolsuzluk yapanlardan ve tamamen kapitalist kanunlara uyanlardan, vergi veren ya da kaçıranlardan filan değil, bu işe ismini veren gerçek ‘Üç kağıtçı’lardan söz ediyorum. Birçoğunuz bilmiyordur. Artık kaybolan bir meslek oldu, küçük esnaf üç kağıtçılık. Üç iskambil kartı vardır ellerinde ve genellikle kız olur bunlar. Tanıtıcı reklam sözleri ise ‘Bul karoyu al parayı’dır. Üç kağıdın içinden karo kızını bulursanız, üstüne koyduğunuz paranın iki katını alırsınız. İlk başta bile aslında kazanma şansınız 3’te 1 gibi görünür. Basit bir düşünce ile bile kaybetmeniz çok daha büyük olasılıktır. Ancak sizi oyuna katan bir şey vardır. Bu, siz oradan geçerken oynayan kişidir. Daha oyunu seyretmeye başladığınızda oltaya yakalanmış olursunuz. Üç kağıtçı, karo kızını gösterir, elini bir sağa bir sola sallar ve bırakır yere. Hiç ses çıkarmadan ‘ortadaki’ diye düşünürsünüz ama oynayan sağdakini seçer, kaybeder. Ortada çıkar kız. Oynasaydınız kazanmıştınız. Bir daha oynar adam. Yine karo kızını gösterir üç kağıtçı ve bu sefer sola koyar. Solda, solda diye düşünürsünüz. Adam bu sefer ortaya koyar parasını ve kaybeder. Soldaki kağıdı açar karo kızı ordadır. Oynasanız kazanacaktınız. Param bitti der adam. Öyle oynarsan kaybedersin diye düşünürsünüz, göz göre yanlış yere oynuyordur. Başkası oynamaya başlar. Siz de seyretmeye. Karo kızı dolaşır ve ortaya düşer. Adam elli lira basar ortaya kazanır. Öder parasını küçük esnaf üç kağıtçı. Çok basittir her şey. Siz de katılırsınız oyuna ve her para basışınızda kaybedersiniz. Bir türlü seçtiğiniz yerde çıkmaz karo kızı. Çünkü ilk kaybeden, sonra kazanan, hepsi aynı şirkettendir. Bu tezgahın oyuncularıdır. Nasıl mı kazanırsınız? Kazanamazsınız. Hiçbir zaman kazanamazsınız. Eğer küçük el hareketindeki aldatmacayı sezer ve karo kızının yerini bulursanız. Polis geliyor diye biri bağırır ve tezgah toplanıp, başka yere taşınır… Kazanamazsınız.’ diyordu yazı…

Hayat yine bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Bu seçimden sonra,7 Haziran seçimi sonrası aynı böyle oldu. Tam karoyu buldum diye düşündüğünüzde tezgahı toparlayıp kaçtılar ve ardından gerçekten de polis geldi! Seçimin dayanılmaz hafifliğine kendinizi kaptırdığınızda yani oyuna dahil olduğunuzda, zokayı yutmuşunuzdur artık ve ne yazık ki ‘kazanamazsınız’…

Kurt ile kuzuyu bir araya koyuyorlar ve kim kimi yerse. Bunun adına da demokrasi deniyor. Toprağın paylaşımında demokrasi, zenginliğin paylaşımında demokrasi, eğitimde, iletişimde demokrasi olmadan bir ‘yarış’ olabilir mi?

Ayrıca kendimize gerçekten bu oyuna katılmak dışında ne yaptık diye sormak zorunda değil miyiz?

Şimdi kağıtlar yeniden karılacak. Ya buna seyirci kalıp, karo kızını nereye yerleştirdiklerini bulmaya çalışacağız ya da buna aldırmadan başka bir demokrasinin, gerçek bir demokrasinin, radikal katılımcı bir demokrasinin inşasında yer alacağız.

Goethe’nin son sözlerini uyarlayarak, ‘Cüret, biraz daha cüret…