2009 yılında Habur sınır kapısından ilk girişler olduğunda herkes aşırı iyimserlik içindeyken, ne yazık ki bu kadar kolay olmadığını belirtip, hemen ardından El Salvador, Guatemala ve Meksika’ya giderek, ‘Gerillanın Barışı’ kitabımı yazarak dünyadaki barış ve ateşkes deneyimlerini aktarmaya çalışmıştık. Henüz Güney Amerika’dan dönmeden, kitap bile bitmeden süreç çoktan sona ermiş, çatışmalar başlamıştı ama ‘barış’ olasılığını her zaman çok güçlü buldum. Süreç birkaç büyük dalgalanmayla birlikte yine de en azından devam etti. Daha sonra Kolombiya FARC-EP gerillası hükümetle müzakereye oturduğunun hemen başında Küba’da gerilla liderleriyle görüştüğümüzde burada çatışmalar devam ediyordu ama ben yine de buradaki ‘barış’ sürecinin, masaya oturmuş olmalarına rağmen Kolombiya’dan daha hızlı gerçekleşeceğini düşünüyordum. Nitekim hemen ardından Öcalan’ın dolaylı da olsa sürece dahil olabilmesiyle Newroz açıklamaları, gerillanın ülke sınırları dışına çekilmesi kararı bu düşüncemin yanlış olmadığını gösterdi. Süreç mesela Kolombiya’yla karşılaştırılınca ‘enteresan’ ve hızlı gelişiyordu. Bu ‘barış’ olacak gibiydi.

Bu tahminleri yaparken, köşemde(!) oturup papatya falı açmıyordum. Dünyanın sokaklarında, El Salvador, Guatemala, Meksika, Kuzey İrlanda, Güney Afrika, Bask, İspanya, Nikaragua, Kolombiya ve tabii ki Türkiye’de, Kürdistan’daydım. Çatışmanın, mücadelenin ve ‘barış’ın olduğu yerlerde sokağı anlatmak gerektiğini düşünüyordum. Bunları anlatırken sık sık söylediğim gibi -ki bunu söylemek için bu kadar dolaşmaya gerek var mıydı bilmem- her devlet sadece yenemeyeceğini anlayınca masaya oturur ancak. Yani hiçbir devlet başkanının samimiyetine bağlı değildir müzakere. Sadece karşılıklı güç meselesidir. Tabii ki bunun tersi de geçerlidir. Hiçbir gerilla da yıkabileceği bir devletle masaya oturmaz. Yani karşılıklı bir yenişememe vardır. Bu durum burada söz konusuydu ve hala da geçerli.

Ortadoğu’daki gelişmeleri biraz kavrayabilen TC dışişleri olsaydı, bugün başka bir Rojava, IŞİD ve hatta Suriye söz konusuydu

Bir başka nokta uluslararası durumdu. Ortadoğu’daki gelişmeleri biraz kavrayabilen TC dışişleri olsaydı, henüz Suriye’deki çatışmalar başlamadan en azından müzakere masasına oturtulsaydı, bugün, başka bir Rojava, IŞİD ve hatta Suriye söz konusuydu. Ortadoğu’daki bu durumu ancak Rojava’dan sonra anlayabildi, onu da kısmen. Ancak bu kavrayamamanın arkasında Ortadoğu için seküler bir yaklaşım yerine halifelik hayalleri ile yaklaşmanın da bir payı var tabii ki. Bu yüzden Erdoğan- Davutoğlu ortaklığı sadece bir parti içi bir tercih değil, karşılıklı birbirini tehdit eden bir suç ortaklığı da aynı zamanda.

Gerilla için ise her zaman daha az bir hareket olanağı vardır. Gerillanın dağı her zaman halktır. Bu yüzden halkın barışı istemesi karşısında gerilla bunun dışında istese de pek hareket edemez. Zaten bu yüzden bana göre klasik politik teorinin aksine ‘demokratik’ olmak zorundadır.

Bu eksik ve kısa özetten sonra ise asıl söyleyeceğim şey artık bu iktidar ile ‘barış’ olamayacağıdır. Hemen hemen her ülkede ‘barış’ yeni bir hükümetle yapılır. Bu ‘yeni’nin anlamı, sadece ‘taze’ olması değildir. Bir önceki iktidarlardan bir ‘kopuş’ yaşamasıdır. Mesela neoliberal politikalarla kamusal alanın talanı için sürdürülecek politikalarda, bu alanın güçlerini devletten tasfiye etme ihtiyacı, daha güvenli ve rahat satış yapabilme ve özellikle neoliberal inşanın temel dinamiği doğanın talanı için ‘barış’ ihtiyaç haline gelir. Ancak Erdoğan iktidarı tipik bu tip yeniden neoliberal inşa örneği olmasına rağmen artık ‘yeni’ değildir.

Son seçim sonuçları göstermiştir ki çözülmeye de başlamıştır. Bu çözülmeden elindekini koruyarak, biraz kenarda durup, hareket edebilseydi yeniden toparlanabilirdi. Ancak iktidarı kaybettiği anda, iktidarseverlerin hızla yer değiştirmesi ve bir an için ipin ucunu bıraktıklarında yargılanabilecekleri ve tasfiye edilecekleri endişesi onu başka bir yöne sevketti. İlk olarak topyekun bir savaş ilanıyla kendi kitlesini toparlamak, artık Kürtlerden umut pek kalmadığı için ‘milliyetçi Türk’lerin oylarına yönelmek. Açılımlarla! ikna edemediği Alevileri- terörist(!) ile eşitleyerek saldırarak Sünni-Türk bir çizgiyle, son zamanların moda lafıyla kitlesini likide etmek ve radikalleştirmek. Bu belki daha az ama daha radikal bir güçle gidebileceği kadar iktidara yapışmaktır.

Artık Erdoğan rejiminin tek biçimi ‘Kıbrıs diplomasisidir.’ Yani ‘Çözümsüzlük çözümdür.’

Bunun manası bir daha ‘süreç’, ‘masa’ hatta ‘müzakere’ lafı duymayacağımız değil bundan hiçbir sonuç çıkmayacağıdır. Artık Erdoğan rejiminin tek biçimi ‘Kıbrıs diplomasisidir.’ Yani ‘Çözümsüzlük çözümdür.’ Türkiye Cumhuriyeti’nin tek diplomasi başarısı(!) ‘Kıbrıs diplomasisi’ ile 42 yıldır nasıl fiili bir durum devam ettiriliyorsa, bazen savaş, bazen barış gibi yaparak ‘süreç’ devam edecektir.

Bütün yazdıklarımla barış için umutsuz olduğumu değil, ancak biz örgütlersek gerçekleşebileceğini vurgulamak istiyorum.

Barış; -bu sefer tırnak kullanmadan yazdım farkındaysanız-, gerçek bir barış umuduyla…