Cudi Dağı’nda çıkan yangının sadece Kürdistan’daki bir “çevre felaketine” duyarsızlık çerçevesinde konuşulması, büyük tabloyu görmeye mani oluyor. 15 Temmuz’da çıkarılan orman yangını sembolik anlamlarla yüklü. Cudi’nin yakılması, PYD-YPG’nin öncülüğündeki 19 Temmuz 2012 Rojava Devrimi ile PKK’nin 23 Temmuz 2012 alan hakimiyeti savaşının yıldönümlerine “denk geldi.”

Cudi yangınının, birçok “tesadüfün” yanı sıra, devletin KCK’ye bir yanıtı olarak da okunabileceğini söyleyebiliriz. AKP medyasının “KCK ateşkesi sonlandırdı” şeklinde çarpıtarak naklettiği KCK’nin 11 Temmuz tarihli açıklamasındaki bazı ifadeleri bu nedenle hatırlatmakta fayda var.

Açıklamada devletin Cudi sabotajı da öngörülür bir biçimde şu ifadeler yer alıyordu: “Türkiye’de derin devlet denilen yapılar ve Milli Güvenlik Kurulu bu barajların yapımını Kürdistan’ı insansızlaştırmak, tarihi-kültürel değerleri yok etmek ve gerillanın hareket alanının daraltılmasını sağlamak için yapılmasını istediği ve planladığı bir gerçektir. Barajların Kürdistan’ı insansızlaştırmak, bu temelde kültürel soykırımı tamamlamak için yapıldığı açıktır. İnsanlığın ve insanlık kültürünün kendini var ettiği Fırat-Dicle boyları böylece insanlığın ve kök kültürünün mezarı haline getirilmektedir.”

KCK’nin, 2013 Newroz’undan itibaren başlayan çatışmasızlık sürecinin sonlandırıldığını değil, anlamsızlaştırıldığını ifade ettiği açıklamasına devletin nasıl yanıt vereceğini Başbakan Davutoğlu zaten söylemişti: “Biz bu tür tehdit ve şantajlar karşısında atılması gereken adımlardan hiçbir şekilde, bir adım dahi geri durmayacağız.” (13 Temmuz)

Cudi’de asker-sermaye işbirliği mi?

Şırnak Çalışkan Hudut Taburu’nun bombardımanı sonucu çıkan yangınla ilgili konuştuğumuz HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, şu bilgileri veriyor: “Yangına asker sebep oldu. Orası halkın yoğun olmadığı bir alan. Herbol Köyü’nde yaşayan bir görgü tanığı ateşin nasıl yakıldığını ayrıntılarıyla anlatıyor.”

Devletin Cudi yangınına müdahale etmemesinin nedenlerini sorduğumuz Sarıyıldız, akılda yeni soru işaretleri doğuran bir ihtimale de işaret ediyor: “Orada Türkiye’nin en büyük termik santrallerinden biri devreye sokulmaya başlandı ve sürekli kapasitesini artırıyorlar. O nedenle yeni kömür havzalarına ihtiyaç duyuluyor. Şu an bu yangının çıktığı alan kömürün olduğu tahmin edilen bir alan. Zaten bölgede kömür ocakları da var ama yakılan yer sığ ağaçlık bir alan olduğu için de böyle bir yangın çıkarılmak istenmiş olabilir. Orayı kömür çıkarma konusunda hem hukuksal hem de toplumsal sorun olmasın diye yalıttılar. Yangını asker çıkardı ama oradaki sermayeyle de bir ilişkisi olabilir.”

“Barış denen süreçte” diye devam ediyor Sarıyıldız; “çok yoğun yangınlar olmuyordu. Ama üç aydır devletin yaklaşımı değişmiş durumda. Çok agresif.” Devletin ne kadar “agresifleştiğini” başta Erdoğan olmak üzere çeşitli devlet aktörlerinin IŞİD’i adım adım çıktığı cehenneme iten YPG karşıtı beyanatlarından gözlemlemek mümkün.

Rojava Devrimi

Sarıyıldız’ın işaret ettiği “agresif” tutumun arkasında nasıl bir devlet politikası olduğunu irdelemezsek, Cudi yangınının herhangi bir çevre felaketi veya bölgedeki askeriyenin “ihmalkârlığı” olarak nakledilmesine sebebiyet veririz. Şimdi kaseti başa saralım ve AKP’nin Rojava yenilgisiyle Cudi yangını arasındaki irtibatı görmeye çalışalım.

19 Temmuz 2012, Rojava Devrimi’nin başlangıç tarihi olarak kayıtlara geçti ve bugün itibariyle üçüncü yılını doldurdu. Suriye’de 2011’den itibaren baş gösteren Arap isyanı bölgesel ve uluslararası güçlerin dahli sonucu hedefini ve zeminini yitirirken, 2004’te Baas rejimi ve sivil Arap milliyetçilerinin gerçekleştirdiği Qamişlo katliamı (12 Mart) sonrasında daimi direniş hattı örmeye başlayan Rojava Kürtleri, 2011’le beraber eşitlikçi ve özgürlükçü üçüncü hattı oluşturdu. Baas rejimine karşı oluşturulan Özgür Suriye Ordusu giderek Suriye emelleri olan tüm güçlerin kepçesini sokup karıştırabildiği bir kazan halini alırken, PYD etrafında örgütlenen Kürtleri hiçbir habis çaba ihtilaflara sokamadı. PYD-YPG’nin en büyük başarısı bu birliğin dağılmasına müsaade etmemesiydi ki, bu, diğer başka aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Suriye’deki en büyük yenilgisi sayılabilir.

Rojava Devrimi başlatıldığında Türkiye’nin o zamana kadar ÖSO ve diğer muhalifler üzerinden sürdürdüğü Kürt karşıtı tutum aleniyet kazandı. 25 Temmuz 2012 tarihinde bir TV programına katılan dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, Rojava Devrimi’ne hasımlığını şu ifadelerle nakletti: “PKK terör örgütüyle PYD’nin bir yapılanmasıdır ki bu tabii hassas dengelerimiz arasında yer alacaktır ve şu anda da yer almaktadır. Bunun değerlendirmesini yapmak durumundayız. Burada kalkıp da bu oluşuma ‘eyvallah’ edecek halimiz yok.”

Erdoğan söz konusu programda, Eylül 2014’te IŞİD’in Kobanê saldırısı ve yaratacağı tahribatı öngörürcesine şu ifadeleri de kullanmıştı: “Zaten (Esad) kuzeyde de 5 tane ili orada Kürtlere teslim etmiş, terör örgütüne teslim etmiş. Onlar da bölücü terör  örgütünün malum başının resimlerini koymak suretiyle orada kendilerine göre şu  anda bir durum ortaya koymaya çalışıyorlar. Böyle bir yapı var. Dolayısıyla bu  yapı içerisinde bu ne kadar sürer, ne kadar burada daha can kaybı olur bunu tabii kestirmek mümkün değil.”

Erdoğan’ın üç yıl önce sayısını “kestiremediği” can kayıpları Türkiye destekli IŞİD/El Nusra ve türevi örgütlerin saldırıları neticesinde hâlâ devam ediyor. Eylül 2014’teki Kobanê saldırısı sırasında bini aşkın YPG/J militanının hayatını kaybettiği, yüz binlerce insanın yerinden-yurdundan edildiği biliniyor. Kürtler, bu ağır enkaza rağmen 2012’deki Rojava Devrimi’nin hemen akabinde başlatılan saldırılara boyun eğmedi ve direnişlerini, en son Tel Abyad’ı alarak bu direnişi zaferlerle taçlandırmaya devam etti.

IŞİD’in Tel Abyad yenilgisi sırasında AKP medyasının öfke krizlerine girmesi büyük bir hayal kırıklığının dışavurumuydu. Tel Abyad’la beraber Rojava’nın IŞİD maşasıyla zapturapt altına alınamayacağı net olarak anlaşıldı. Bunun üzerine AKP, “çözüm sürecinin” başlangıcından (Ocak 2013) bu yana rafa kaldırdığı Türkiye içindeki savaş politikasını yeniden tedavüle soktu. Hatırlayalım:

Alan hâkimiyeti savaşının yıldönümü

Temmuz ayı PKK’nin Şemdinli-Çukurca ve Dersim başta olmak üzere Kürdistan’ın muhtelif bölgelerinde başlattığı “alan hâkimiyeti savaşının” da üçüncü yıldönümü. Rojava Devrimi’nin ilanından dört gün sonra, 23 Temmuz 2012’de başlatılan alan hâkimiyeti savaşı bir tesadüfün eseri değildi. Kürt hareketi, AKP ve TSK’nın dikkatini bu savaşla Türkiye sınırları içindeki savaşa çekerek Rojava’ya olası bir müdahaleyi de erteletmiş oldu. AKP’nin mutlak iktidarı Gezi’den önce, Temmuz 2012’deki alan hâkimiyeti savaşı ve onu izleyen tüm cezaevlerindeki PKK’li tutsakların ölüm oruçlarıyla ilk büyük sarsıntısını geçirdi. AKP bu sarsıntıyı telafi etmek için, o tarihe kadar ağır bir tecrit altında tutulan Abdullah Öcalan’la (ki PKK’nin alan hâkimiyeti savaşının bir gerekçesi de Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasıydı) görüşmek zorunda kaldı ve ölüm oruçları bitirilerek müzakere sürecinin girizgâhı yapıldı. Fakat Öcalan’ın Newroz 2013’te açıklanan ve özünde silahsızlık stratejisini barındıran mektubunu AKP başından itibaren suiistimal etti. Çünkü AKP, Türkiye’de PKK’ye karşı operasyonları durdurup İmralı’yla yoğun görüşmeleri başlatırken, Rojava’da IŞİD ve benzeri örgütler eliyle hareketin altını oymayı tasarladı. “Çözüm süreci” sadece Rojava karşıtı saldırılara zaman kazanma niyetiyle devam ettirildi. IŞİD’in Kobanê kapılarına dayandığı günlerde (Eylül 2014) Erdoğan erken bir hevesle bayram ilan edince, 6-7 Ekim olayları vuku buldu ve aslında o tarihten itibaren de AKP çözüm sürecini yavaş yavaş kapatmaya başladı. IŞİD’in Rojava’da YPG’yi bertaraf edebileceğine dair umut ise AKP’nin zihninde yuvalanmayı sürdürdü.

IŞİD yense AKP de yenmiş sayılacaktı

Rojava’nın AKP destekli grupların kontrolüne geçmesi halinde Türkiye’deki sürecin bitirilmesi çok daha mümkün hale gelebilecekti. O yüzden de AKP 2013’ten itibaren devam eden çözüm sürecinde kendini bağlayabileceği hiçbir adım atmadı ve sadece IŞİD’e zaman kazanmaya odaklandı. AKP müzakere sürecine üçüncü bir aktörün hakem olarak dâhil olmasına net olarak karşı çıktı. IŞİD YPG’yi yense, AKP de PKK’yi yenmiş sayılacaktı! Ne var ki IŞİD hiçbir biçimde AKP’nin arzuladığı zaferlere kavuşamadı. Uluslararası dengelerin aleyhteki pozisyonu ve TSK’nın hazırlıksızlığı, iç ihtilafları, en önemlisi de elini güçlendirebilecek herhangi bir kozu olmadığı için Suriye’ye giremeyen AKP hükümeti, Kürt hareketiyle en “meşru” savaşını yine Türkiye sınırları içinde yapabileceğine inanmaya başladı. IŞİD’e Rojava’da yaktırılamayan ateş, önce HDP’nin Diyarbakır mitinginde fitillenmek istendi. IŞİD militanı olduğu ifade edilen bir kişi, Emniyet’in “ihmalkârlığı” sayesinde yüz bini aşkın insanın toplandığı mitingde bomba patlattıı. IŞİD’li militanın patlattığı bombaya devletin TOMA’ları eşlik ettiği halde HDP’li kitlenin soğukkanlılığı yüzünden AKP’nin maksadı hâsıl olmadı. Öncesinde Ağrı-Diyadin’de, Mersin ve Adana’da, Erzurum’da ve dahi yüzlerce yerde HDP’ye yönelik sistematik saldırılar hareketin gidişatını engelleyemedi.

Ateş ve rüzgâr

HDP’nin “Türkiyelileşmesinden” büyük tedirginlik duyan devlet (AKP-MGK), PKK’yi yeniden çatışma ortamına çekip Kürdistan’a hapsetmek istiyor. Olası erken seçimlere “şehit cenazeleri eşliğinde” girilmesinin HDP’yi baraj altında tutacağı, Rojava’da IŞİD’le savaşan Kürtlerin ikinci bir cephede savaşmak zorunda kalacağı zannediliyor. Cudi’deki bombardımanın tek sebebi ormanları yakmak değil, esas olarak ormanda korunduğu sanılan PKK militanlarını da öldürmek. Yani AKP ve TSK, Temmuz 2012 koşullarına geri dönmüş durumda ve PKK’yi de aynı noktaya çekmek için her türlü kışkırtmayı yapıyor.

Kürdistan doğasıyla ilgili hassasiyeti bilinen PKK, Cudi yangınıyla ateşin içine çekilebilirse, Türkiye’nin (ve IŞİD’in) Kürtlere karşı yitirdiği mevzilerin geri alınabileceği tasarlanıyor. Oysa rüzgâr başta olmak üzere tüm etmenleri gözetmeden yaktığınız ateşi istediğiniz zaman söndüremeyebilir, dolayısıyla yaktığınız ateşin içinde kendinizi de bulabilirsiniz. AKP’nin tüm bunları rasyonel bir akılla değerlendirecek zamanı kaldı mı?