“Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım, onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum. Ortada bir gerçek var.”

Hukuk devletinden arta kalan kırıntıların da yüklerinden kurtulmak isteyen Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerinden sonra, “Bu kadar da olmaz” duygusunu yitirdiğimizden olsa gerek, şaşırmadık ama geleceğe dair korkularımızın daha da büyüdüğünü hissettik..

Oysa göstermelik, sözde bir hukuk devletinde dahi bu cümleleri kurabilecek en son kişi Cumhurbaşkanı olmalıydı. Bütün vatandaşlar, yargı kararlarını sertçe eleştirebilir, hatta saygı duymadıklarını dahi söyleyebilir… Bu onlara en temel insan haklarından olan “ifade özgürlüğünün” tanıdığı bir haktır. (“Uymuyorum” demesi pek de mümkün olmaz vatandaş için tabii, o uymak istemezse de gerektiğinde zorla “uydururur” devlet…) Oysa devleti yönetenlerin yargı kararlarına saygı duymayacağını, kabul etmeyeceğini ve uymayacağını ilan etmesi, insanlığın büyük birikimleri ve mücadeleleri ile kazandığı bir mevziye, iktidarın yargı tarafından sınırlandırılması mevzisine yönelik önemli bir saldırıdır.

Nasıl bir Anayasa Mahkemesi?

O halde, kağıt üzerinde olsa da, Cumhurbaşkanı’na yasak, vatandaşa serbest olan “eleştirme” hakkımızı kullanma denemesine girişelim…
Cumhurbaşkanı’nın kararına “saygı duymadığını” belirttiği Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da 2010 yılında yapılan değişiklikten önce bütün kritik meselelerde devletçi-ataerkil hukuk refleksinin en önemli uygulayıcısı idi. 2010’dan sonra cemaat ile hükümetin mutlu ortaklık günlerinde de bu vasfını devam ettirdi ama üzerine “partizan” hukuk anlayışını ekleyerek. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde atanan üyelerle daha demokratik bir Yüksek Mahkeme haline gelmedi Anayasa Mahkemesi; aksine hak ve özgürlüklerin korunması meselesinde konjonktürel bazı  kararları dışta tutulursa, Anayasa ve hak ihlallerinin meşrulaştırıcısı bir konum üstlendi. Cemaatle hükümetin kavgaya tutuşmasının ardından bütün iktidar kurumları gibi o da sarsıldı ve bu sarsıntıdan Twitter- Youtube yasaklarının kaldırılması, dershaneler düzenlemesinin iptali gibi kararları da çıkardı. Bu dönem uzun sürmedi, Başkan Haşim Kılıç kavga – gürültüyle mahkemeden ayrıldıktan sonra fabrika ayarlarına büyük ölçüde döndü. Ardından MİT Kanunu’ndaki iptal istemlerini reddetmek gibi kararlara imza attı. Sokağa çıkma yasaklarında istenen tedbir taleplerini kolluğun argümanlarını sahiplenerek reddeden Mahkeme, halkın değil, iktidarın Anayasa Mahkemesi olduğunu hakkıyla ispatlama yoluna girdi.

Can Dündar-Erdem Gül kararı nasıl çıktı?

Can Dündar – Erdem Gül kararı, Anayasa Mahkemesi’nin aksi yönde karar veremeyeceği bir başvuru sonunda alındı. Gül ve Erdem hakkındaki iddianame iki gazeteciyi haber ve yazıları dışında tek delil göstermeden aynı anda “casus, darbeci ve terörist” ilan ediyor; iki müebbet ve 35 yıla kadar hapis cezası verilmesini istiyordu. Bu hukuk garabetine vize vermek Anayasa Mahkemesi açısından intihar anlamına gelecekti. Üstelik, Anayasa Mahkemesi’nin ret kararı vermesi durumunda AİHM’in başvuruyu kabul edeceği ve iki gazeteciye özgürlük yolunun Strasburg mahkemesince açılacağı da kesindi. AİHM’in olası bir ret kararı Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru sonucu verdiği kararları tartışmalı hale getirecek, belki de AİHM nezdinde etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul görmekten çıkacaktı. Anayasa Mahkemesi, tüm bunlar yüzünden Dündar ve Gül’ün başvurularındaki ihlali görmezden gelemedi. Bu karar aynı zamanda Anayasa Mahkemesi için prestijini kurtarma çabasıydı..

Roboski’de ne oldu?

Aynı Anayasa Mahkemesi, Gül-Dündar kararından bir gün sonra ise Roboski’de çoğu çocuk 34 kişinin öldürüldüğü bombardımanla ilgili kararını verdi. Anayasa Mahkemesi bu kararını verdiğinde Roboski katliamı ile ilgili olağan hukuk yolları tamamlanalı neredeyse 2 yıl olmuş; dosyanın bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasının üzerinden ise 20 ay geçmişti.

Başvuruyu uzun süre bekleten Anayasa Mahkemesi’ndeki seçimlerden önce çıkacak kararın hükümetin aleyhine kullanılabileceği endişesinin yerini, daha sonra “güvenlik güçlerinin elinin zayıflatılması” endişesi almıştı. Anayasa Mahkemesi’nin bu dosyada başvuruları reddetmekte oldukça zorlanacağı açıktı, çünkü bilgi ve belgeler, sorumluların net olarak belirlenebileceği verileri sunuyordu.

Yani Roboski dosyası da tıpkı Gül-Dündar başvurusu gibi “ret” kararının imkansız olduğu bir başvuruydu. Ama Mahkeme, ret kararını “esastan” veremeyecek olmasının da bilinciyle; adeta dosyada  eksik aramış ve bir sağlık raporunu gerekçe göstererek bütün başvuruyu reddetme yoluna gitmişti.

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuruda imzası olan 53 başvurucudan 3’ünün avukatlarının vekaletnamesi dosyada yoktu. Anayasa Mahkemesi, dosyada yetkili kılınan avukata 15 gün içinde eksikliğin tamamlanması için tebligat çıkardı. Belgeleri 2 gün gecikmeli gönderen avukat, bunun mazereti olarak da aldığı sağlık raporunu Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştu. Anayasa Mahkemesi, avukatın sunduğu sağlık raporunu “ağır, ameliyat gerektiren veya ölümcül bir hastalık” olmadığı gerekçesiyle kabul etmedi ve sırf bu yüzden 34 kişinin katledilmesi ile ilgili dosyanın kapanmasına karar verdi. Karar 1’e karşı 4 oyla alındı. Üye Osman Paksüt bu kadar önemli bir dosyada avukatın sunduğu raporun kabul edilmesi gerektiği görüşüyle karara karşı çıkmıştı.

Şimdi Roboski için umutlar teorik olarak tükenmiş durumda. Tek yol olarak AİHM’e başvuru kaldı ama AİHM’in de iç hukukta zamanında tüm başvuruların yapılmamış olması gerekçesiyle ret kararı verme olasılığı var.

Anayasa mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım, onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara saygı da duymuyorum. Ortada bir gerçek var…

Cumhurbaşkanı madem Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayacağını açıkladı, Başbakan olarak “Bu olayın failleri Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak”  dediği Roboski kararı için de aynı tavrı göstermesini, aynı sözleri sarf etmesini bekliyoruz…