5 Haziran’da Diyarbakır’da HDP mitinginin bombalanmasından birkaç saat sonra Selahattin Demirtaş’ın parti il binası önünde, “intikam” isteyen gençlere yaptığı “sus” hareketini hatırlıyorsunuz, değil mi? PKK ile HDP’nin esas farkının Demirtaş’ın o “hareketi” olduğunu söyleyebiliriz. Zira, PKK her ne kadar çeşitli defalar tek taraflı ateşkes ilan etmiş, bu esnada karşılaştığı saldırılara sessiz kalmış olsa da (bunun en çarpıcı örneği 1999’daki geri çekilme sırasında yaşandı) kendisine yönelik silahlı saldırıları karşılıksız bırakmamak üzere konumlanmış bir hareket. HDP ise bu saldırıları, daha da kitleselleşerek hükümsüz bırakmaya, böğrüne yumruk yerken de tabanını şiddetten uzak tutmaya kararlı bir parti. AKP’nin HDP’yle baş edememesinin temel sebebi bu. TBMM’ye 500 metre mesafedeki genel merkezi ateşe verilen bir partinin kendi tabanını hâlâ barışçıl çizgide tutabilmesinin kıymetini toplumun görmezden geldiği zannedilmesin. Toplum, böylesine sistematik saldırılara maruz kalan bu partinin hâlâ söyleyecek bir sözü olduğunun ve tüm saldırıları sözüyle, vaat ettiği demokratik Türkiye hedefiyle püskürtmeye odaklandığının farkında. AKP vurdukça güçlenmesinin nedeni de HDP’nin saldırganlığa karşı sergilediği bu tavır.

AKP’nin HDP’ye yönelik saldırıları meşrulaştırabileceği hiçbir verisi yok. Yapabileceği tek şey, HDP’yi PKK’yle özdeş göstermeye çalışmak. PKK’ye yönelik operasyonlardaki ısrarın örgütü yeni bir savaşa yönlendireceğinin bilincinde olarak 24 Temmuz operasyonunu başlatan AKP, bu savaşın başlatıcısı olduğunu henüz unutturabilmiş veya gizleyebilmiş değil. Buna rağmen bazı kanaat önderleri, PKK’nin bu savaşı başlattığını, dahası, bununla HDP’nin etkinliğini dizginlemeye çalıştığını savlayabiliyor.

Son zamanların revaçtaki sorusu da bu: PKK, HDP’yi bitirmek mi istiyor? HDP’nin “bitişinin” PKK açısından orta ve uzun vadede nasıl bir kayıp olacağını, en azından Öcalan’ın fikriyatını ve PYD dahil olmak üzere bölgedeki büyük Kürt hareketinin orta-uzun vadeli stratejisini bilenler teslim eder. O halde, PKK niye HDP’yi bitirmek istesin? “Çünkü Karayılan, Demirtaş’ı kıskanıyor” türü zekâdan mahrum kılınmış kanaat inşacılarının “değerlendirmelerine” yanıt vererek nefes tüketmenin anlamı yok. Fakat “PKK eylem yaptıkça HDP kaybedecek” tespitini biraz kurcalamakta fayda var.

Madem PKK, HDP’yi bitirmek istiyor…

PKK’nin HDP’yi bitirmek istediğini düşünenlerin haklı olduğunu varsayalım. PKK’nin eylem yapması HDP’ye oy verenleri niçin vazgeçirsin? PKK’nin silahlı mücadelesinin anlamsızlaşmasının temel yolu, Kürt hareketinin legal alanda daha etkin bir konuma gelmesinden geçiyorsa, PKK’nin eylemlerinden bağımsız olarak HDP’nin desteklenmesi gerekmez mi? PKK’nin silahlı mücadeleden vazgeçirilmesinin temel yolu, HDP’nin etkinliğinin somut kazanımlara dönüşebildiği demokratik bir Türkiye’nin inşasından geçiyor.

Ancak, bilindiği üzere, 2013 itibariyle Öcalan Kürtleri ve PKK’yi silahsız bir çözüme hazırlayıp ikna ettiği halde, devlet silahsız çözüme, yani Türkiye’nin âdemimerkeziyetçi bir yönetim modeline kavuşturularak temel hakların iadesine ikna olmadı. Hükümetin, 2013’te geri çekilmeye başlayan PKK militanları konusunda nasıl bir tutum takındığını daha önce yazmıştık (Kan davası değil, kin davası). Mevcut savaş ve operasyonların esas nedeni, AKP’nin yeni ve demokratik bir Türkiye’de kendisine sınırsız bir iktidar alanı bulamayacağını bilmesi. “7 haziran sonrasında PKK savaş başlattı, çünkü HDP’nin başarısını hazmedemedi” demek, AKP’nin savaş politikasını gizlemeye yetmeyecek düzeyde basit bir yalan. Daha önce de yazmıştık; (Sen inanmazsan savaşamazlar) AKP bu savaşı herkes savaşın başlama sebebini unutana kadar sürdürmek istiyor. Ama 1 Kasım’a kadar bu unutkanlığı sağlamak AKP açısından çok da mümkün görünmüyor.

AKP’nin ikilemi

Kürt hareketi IŞİD’le mücadelesi dolayısıyla dünya kamuoyunda yarattığı olumlu etkiyle beraber, Türkiye’deki barışçıl stratejisi üzerinden de ciddi bir kamuoyu desteği kazandı. Aynı süreçte, AKP IŞİD tutumu dolayısıyla negatif bir etki yaparken, içeride de kaydadeğer bir düşüş yaşamaya başladı. HDP’yi yükselten, AKP’nin toplumda yarattığı rahatsızlık ve Erdoğan’ın mevcuttan daha da merkeziyetçi bir sistem olan başkanlık hedefiydi. Üstelik, AKP aleyhindeki bu gidişat devam ediyor. AKP savaş politikalarını sürdürdükçe toplumdaki rahatsızlık da HDP’ye olan ilgi de artıyor. AKP’nin içinde bulunduğu ikilem dikkat çekici; AKP HDP “engelini” aşmak için ona vurmak zorunda, ama HDP de “vuruldukça” daha fazla umut kapısı haline geliyor. Mevcut savaşın HDP’yi toplumun önemli bir bölümü için vazgeçilmez kıldığı artık aşikâr. Yönetmen Zeki Demirkubuz’un “HDP’li değilim ama oyumu HDP’ye vermeye mecburum” cümlesi AKP’nin savaş politikası yüzünden HDP’ye ittiği kesimlerin haletiruhiyesinin özeti gibi.

Kürtlerin legal yollardan mücadele ederek temel hakları elde etmeye çalışmasına devlet içindeki güçlerin küçük veya büyük iktidar hesapları yüzünden müsaade etmeyeceğini bilen PKK’nin süreç konusunda başından itibaren şüpheyi elden bırakmadığını biliyoruz. (Sürecin Süreci) Ancak, hareket Öcalan’ın ısrarlı tutumunun da etkisiyle 2013 başından itibaren, HDP’nin etkinliğini artırmasına mani olmamak için de çatışmasızlık stratejisinden taviz vermemeyi sürdürdü. Gerek 7 Haziran öncesi, gerekse Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde HDP’ye yönelik sayısız saldırılar karşısında sessizliğini sürdüren PKK, sırf bu tutumu yüzünden bile AKP’yle “anlaştı” ithamlarıyla karşılaştı. Şimdi aynı kesimlerin PKK’nin “HDP’yi bitirmek için” eylem yaptığını ileri sürmesi dikkat çekici.

PKK ateşkesi sürdürseydi…

AKP Öcalan ve PKK’nin silahsızlık stratejisini kendi lehine kullanabileceğini zannederken, HDP’yi uzun süre edilgen bir yapı zannetti. Oysa, Nisan 2013’te PKK yavaş yavaş sahneden ayrılmaya hazırlanırken, HDP de eşitlik ve adalet mücadelesini tüm Türkiye için yürütmek üzere pedallara asıldı. Geçmişteki mücadelenin mirasını yeni siyasete son derece başarılı bir dille nakledebilen HDP, Ankara’dan yola çıkıp Soma’ya da Lice’ye de aynı sözü taşıyabilen bir aktör haline geldi. Önceleri bu partiyi küçümseyen AKP ve Erdoğan, HDP’nin otoriter düzene karşı en güçlü blok olduğunu anlayınca, devletin ezberine geri döndü: Kürt hareketini silaha zorlamak…

Elbette, PKK kapsamlı askerî operasyonlara, tahrik edici ve onur kırıcı saldırılara ve belki de kendisi açısından büyük bedellere rağmen güçlü bir ateşkes pozisyonunda kalabilseydi, AKP’nin mevcut savaşı daha fazla derinleştiremeyeceği söylenebilirdi. Ancak, Erdoğan ve Davutoğlu’nun söylemine bakıldığında, bunun ihtimallerden en zayıfı olduğu görülüyor. “Sri-Lanka modeli”nden söz eden bir iktidarın, örgütün ilan edeceği tek taraflı ateşkesi dikkate almak zorunda kalıp kalmayacağını bilemeyiz. Bir yandan da ateşkes çağrısı yapan kesimlerin, hükümetin yayın organlarında “örgütü kurtarma çabasında” olmakla itham edilmeleri bize yeteri kadar öngörü yapma şansı veriyor.

Öte yandan, 24 Temmuz’da PKK’ye yönelik başlatılan ve aylardır devam eden savaş boyunca HDP ısrarla barışçıl bir tutum takındığı halde, bindirilmiş kıtaların, paralı linççilerin hedefi haline gelmekten kurtulamadı. AKP’nin temel stratejisi HDP’yi PKK’yle özdeşleştirerek savaşın tarafı haline getirmek ve Davutoğlu’nun 20 Eylül’de İstanbul’da gerçekleştirilen mitingde açıkça söylediği üzere, baraj altına indirilmesini sağlamak. PKK, Dağlıca’da eylem yapıyor, devlet bunun “misillemesini” Ankara’nın göbeğinde, HDP’nin genel merkezini yaktırtarak yanıt veriyor. HDP’nin barajı geçmesinin “çözüm sürecinin” bitmesi anlamına geldiğini PKK yöneticileri değil, AKP kurmayları alenen söylediler. Sırf o beyanatlar bile savaşı başlatan ve HDP’yi “bitirmeye” çalışan gücün adresini seçmenin eline vermiyor mu?