Warning: Illegal string offset 'id' in /home2/zete/public_html/wp-content/themes/timber-theme/single.php on line 25
Paris İklim Zirvesi: Azaltım mı, uyum mu? - Paris İklim Zirvesi: Azaltım mı, uyum mu?

Suriye’de çıkan iç savaş sonrası yüz binlerce insanın mülteci olarak yollara düştüğüne tanık olduk. Acı ve zalim bir tecrübeydi tanık olduklarımız. Maalesef önümüzdeki yıllarda mülteci sorunu kötüleşerek devam edecektir. Küresel sorunlardan biri olan iklim değişikliğinin oluşturucağı en önemli tehditlerden biri iklim mültecileridir. Çevresel Adalet Örgütü tarafından 2009 yılında yayımlanan rapor, önümüzdeki 35 yıl içinde 150 milyon insanın iklim mültecisi olacağını belirtmektedir. İklim değişikliği ile ilgili gelişmeleri değerlendirmek, mücadele yollarını aramak ve uluslararası bir mutabakat sağlayabilmek için 21. Taraflar Konferansı (Taraflar Konferansı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atan ülkelerin oluşturduğu bir yapılanmadır) 30 Kasım-11 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te yapıldı. Ülkelerin 5 yılda bir sera gazı emisyonlarını gözden geçirerek, küresel ısınmayı 20C’nin altında tutmak İklim Zirvesi’nde varılan temel anlaşma olmuştur. Ancak ülkelerin bu sorumlulukları nasıl gerçekleştireceği, bu hedefe hangi politikalar ile ulaşacakları henüz netlik kazanmamıştır.

İklim değişikliği ile mücadelede iki temel yaklaşım mevcuttur: Azaltım ve uyum. Azaltım politikaları sera gazı emisyonlarının düşürülmesini, uyum politikaları ise değişen iklime uyum sağlayarak olası zararların mimimize edilmesini kapsar. Bu iki yaklaşım birbirinin alternatifi değil, aksine birbirini tamamlayan politikalardır. Azaltım ve uyum politikaları arasındaki en temel fark, azaltım politikalarının küresel bir kamu hizmeti, uyum politikalarının özel sektör tarafından uygulandığında özel hizmet, devlet tarafından uygulandığında ise yerel ve/veya ulusal kamu hizmeti olarak nitelendirilmesidir. Uyum politikaları, sınır ötesi nehir taşmalarına karşı alınan önlemler gibi istisnai durumlarda uluslararası kamu hizmeti olarak değerlendirilir. Azaltım politikalarının başarısı uluslararası işbirliğini gerektirir. Uluslararası işbirliğinin sağlanmaması halinde iktisat yazınında “free rider” olarak tanımladığımız problem ortaya çıkacaktır. Azaltım politikalarına katkıda bulunmayan ülkeler (kısa dönemli analiz yapıldığında azaltım politikaları, bu politikaları uygulayan ülkeler açısından maliyetli politikalardır) iklim değişikliğindeki yavaşlamadan dolayı fayda sağlayacaklardır. Ancak son yıllarda sera gazı emisyonlarının azaltılmasına liderlik etmenin orta ve uzun dönemde ülke ekonomisine katkı sağlayacağı bir gerçektir. Nicholas Stern tarafından 2006 hazırlanan rapor iklim değişikliği ekonomisini inceleyerek, önlem almanın ve almamanın tahmini maliyetini hakkında bilgi vermektedir. Konuyu oyun teorisi bağlamında ele aldığımızda “first mover advantage” olarak yorumlayabiliriz. Karbon vergisi, emisyon ticareti gibi piyasa bazlı politikaların, azaltım amaçlı uygulanması enerjinin daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır. Ülkenin enerji güvenliğine katkıda bulunmanın yanı sıra, firmaların rekabetçi ortamda enerjiyi daha verimli kullanmalarına ve risk yönetimi algısını geliştirmelerine yardımcı olacaklardır. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün ihraç ve ithal edilen ürünler için ekolojik ayak izi etiketlendirmesini zorunlu kılması halinde, azaltım politikaları uygulayan ülkeler avantajlı duruma geçecektir. Güney Afrika gibi henüz azaltım yükümlülüğü olmayan bazı ülkeler karbon vergisini uygulamak için planlar yapmaktadır. Bunun nedeni ise karbon vergisi uygulayan ülkeler ile ticaretini devam ettirebilmek istemesidir. Çünkü karbon vergisi uygulayan ülkeler, karbon sızıntısını önlemek için ithal edilen ürünlerin gümrük vergilerini gözden geçirebilirler.

Türkiye bugüne kadar herhangi bir azaltım sorumluluğu almadı ve 2020 sonrası için sera gazı emisyonlarının artışından azaltım yapmayı teklif etmektedir. Azaltım yükümlülüğün olmaması nedeni ile herhangi bir azaltım politikası da uygulamamaktadır. Dolaylı vergilerin (tüketim vergileri) vergi gelirleri içinde sahip olduğu yüksek oran (toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 50’si dolaylı vergilerden elde edilmektedir) nedeni ile dolaylı bir vergi olan karbon vergisinin toplum tarafından tepki ile karşılanacağı düşünülmektedir. Bu nedenle karbon vergisi uygulanmak istediğinde kamuoyu tercihlerinin gözününe alınması önemlidir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi araştırmacıları Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu ve Yrd. Doç. Dr. Zahide Eylem Gevrek tarafından yapılan ve İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından desteklenen çalışma ile Türkiye’de kamuoyunun karbon vergisi özelliklerine bakış açısı seçim deneyleri yöntemi ile incelenmiştir. Araştırmanın sonuçları, karbon vergisinden elde edilen gelirlerin bütçeye aktarılması yerine çevrenin korunmasında fon olarak kullanılmasının ve vergi miktarının gelire göre farklılaştırılmasının tercih edildiği göstermektedir. Hükümet tarafından karbon vergisinin uygulamak istemesi halinde kamuoyunun tercihlerini dikkate aldığında, verginin etkinliğini artıracaktır. Aynı merkez tarafından yürütülen Tübitak projesi ile iş dünyasının nasıl bir emisyon ticaretini tercih ettiği araştırılmaktadır. Bu çalışmadan elde edilen veriler de daha etkin bir emisyon ticareti sisteminin oluşturulmasına katkıda bulunacaktır.

Türkiye Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin periyodik aralıklarla yayımladığı Değerlendirme Raporu’na göre Akdeniz Havzası’nda yer alması nedeniyle iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri olacaktır. İklim değişikliği, azaltım politikalarında uluslararası etkin bir mutabakatın henüz sağlanamaması nedeniyle kontrol altına alınabilmiş değildir. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli sıcaklık artışının 2100 yılının sonuna Endüstri Devrimi öncesine kıyasla 20°C ile sınırlandırılmaması halinde, iklim değişikliğinin geri dönülemez sonuçlara yol açacağını belirtmektedir. Bu durum azaltım politikalarının yanısıra uyum politikalarını da gerekli kılar. Tarımda sürdürülebirliliğin sağlanması, sağlıkta ortaya çıkabilecek yeni hastalıklara karşı önlem alınması, verimli su kullanımı, nehir taşmalarına önlem alınması, binaların iklim değişikliğine uyumlu hale getirilmeleri, ekosistemin ve biyolojik çeşitliliğin korunması uyum politikalarına birer örnektir.

Uyum politikalarının temelinde küresel iklim değişikliği bir veri olarak kabul edip, iklim değişikliği sonuçlarına bağlı olarak ortaya çıkacak maliyetin mimimize edilmesi yatmaktadır. Uyum politikaların uygulanabilmesi için ilk yapılması gereken Türkiye’nin detaylı bir risk haritası çıkarmasıdır. Tarım sektörü dışında detaylı bir risk haritası henüz yoktur. Hangi bölgelerin ve sektörlerin azaltım politikalarında öngörülen farklı senaryolara göre nasıl etkileneceğinin belirlenmesi zorunludur. Detaylı bir risk haritasının çıkarılmasından sonra konuyla ilgili uzmanlardan oluşan kapasite güçlendirmesi ile öncelikli alanların tespit edilmesi gerekir.

Uyum politikalarında en çok tartışılan sektör tarım sektörüdür. Tarımda suyun vazgeçilmez bir girdi olarak kullanılması ve suyun döngösünün iklim değişikliğine bağlı olarak değişmesi, tarım sektörünü kırılgan ve risklere daha açık hale getirmektedir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 5. Değerlendirme Raporu iklim değişikliğinin tarımsal ürünlerin kalitesini, gıda güvenliğini ve kırsal geçim kaynağını olumsuz şekilde etkileyeceğini belirtmektedir. Türkiye için yapılan projeksiyonlar, Türkiye’de üretilen tarım ürünlerinin verimliliğinin yüzde 15 ile 25 arasında azalacağını göstermektedir. Doğal olarak, bu gelişmenin tarım ürünlerinin fiyatına yansıması olumsuz olacaktır. Bu durum düşük gelirli kesimi daha çok etkileyeceği için gelir dağılımına ilave olarak iklim adaleti sorununu gündeme getirecektir. Tarımda istihdamın da olumsuz etkilenmesi beklenmektedir. Türkiye’nin kalkınma planlarında tarıma lokomotif bir sektör olarak yer vermesi, iklim değişikliğinin tarım sektörüne ilişkin oluşturduğu riskleri daha da önemli hale getirir.

Su diğer bütün üretim süreçlerinde de değişen miktarlarda bir girdi olarak yer almaktadır. 2014 yılında WWF-Türkiye tarafından hazırlanan rapor, Türkiye’de suyun ayak izini çıkarmış ve farklı ürünler üretilirken ne kadar suya gereksinim olduğunu hesaplamıştır. 2014 yılında WWF-Türkiye tarafından hazırlanan başka bir rapor, su kıtlığının iş dünyası açısından önemli bir risk oluşturduğuna değinmektedir. Tarım ve iş dünyası dışında evsel su kullanımına dair uyum politikalarının da geliştirilmesi gerekmektedir. Son yıllarda Türkiye’de uygulanan kentsel dönüşümde suya ilişkin uygulamalara yer verilmemesi, kentsel dönüşümün amacına hizmet etmediğinin göstergesidir. Uyum politikalarına ilave olarak, iklim sigortasının zorunlu hale getirilmesi kırılgan sektörleri korumak açısından önemlidir.

Azaltım politikaları için çok iddialı hedefler konulmadığı sürece iklim tehditler oluşturacak şekilde değişmeye devam edecektir. Unutulmaması gereken azaltım politikalarının başarısının uluslararası mutabakata bağlı olduğudur. Bununla birlikte azaltım politikaları bir ülke için yeşil ekonominin temelidir. Sonuç olarak, hükümetin hem azaltım hem de uyum politikalarını iki yaklaşım arasında tercih yapmadan aynı anda uygulaması gerekmektedir.