HDP’nin batıda heyecan uyandırdığı Türkler’in büyük bölümü için hendekler ve öz yönetim kırmızı çizgi gibi duruyor. Aynı Türkler orada güvenlik güçlerinin olmasını da istemiyor ama HDP’ye oy vermiş, Demirtaş’a sempati duymuş ya da HDP’nin barajı geçmesini canı gönülden istemiş batılı Türkler için hendeklerin yarattığı rahatsızlık ne yazık ki öldürülen çocukların, morglara sığmayan insan bedenlerin vehametini gölgeliyor. Ancak küçük bir azınlık öz yönetimin tartışılması gerektiği görüşünde. DTK’nın yaptığı on dört maddelik açıklama ve taleplerin medyada çarpıtılarak tartışılması bu rahatsızlığı daha da arttırıyor. Haklılar ya da değiller, durum bu. Yeniden savaşı AKP’nin başlattığı, HDP’nin yükselişinin Erdoğan’a verdiği rahatsızlığın faturasının Kürtler’e çıkarıldığının farkında olsalar da öz savunma, öz yönetim denince işin rengi değişiyor.

Türkler’in farkındalıkları bir şeyi değiştirmeyecek.

Kürtler dışında Türkiye’nin büyük çoğunluğu bölgesel yönetim modelini bırakın anlamayı duymak dahi istemiyor. İktidarda kim olursa olsun bu yaklaşımın değişme ihtimali de yok. Düzenin, devletin devamlılığından öte, bu durum cumhuriyetin değerlerini, Türkiye’nin bölünmez “bütünlüğü”ne olan güçlü inancı yıkmak anlamına geliyor. Anadilde eğitim, eşit yurttaşlık başta olmak üzere Türkiye’de hatırı sayılır bir kesim Kürtler’in haklı taleplerini artık duymazdan gelmiyor. Bu bağlamda 1980-90’lı yıllardan bugüne epey mesafe alındı ancak özerk bölgeler, özerk yönetimler, öz savunma, bölgesel kolluk kuvvetleri gibi söylemler devletle Kürtler arasındaki ilişki bir kenara, Kürtler ve Türkler arasındaki mesafenin yeninden açılması anlamına geliyor.

Öte yandan inkar politikalarından barış sürecine Türkler’in lutufları, Erdoğan’ın barışa baş koyması sayesinde mi gelindi? Bir düşünün, Otuz yıl geriden bugüne baktığımızda Kürtlerin dirayeti olmasaydı anadilde eğitim, eşit yurtaşlık gibi kavramları konuşabilecek miydik? Devletin güvenlik politikalarıyla gelinen nokta yakılan köyler, sınır ötesi operasyonlar, faili meçhuller, Jitem, Hizbullah iken silahların susmasını ancak Kürt halkının taleplerinin mecliste, normal sivil siyasi yapının içinde tartışılması sağlamıştı. Ta ki hepimizi umutlandıran barış sürecine dek.

Siyasi çıkarları gereği Erdoğan bu sürecin mimarı olduğunu iddia ededursun; Oslo görüşmelerinde masanın diğer tarafının (bugün imha edilmesi gereken teröristler diye adlandırdığı) PKK olduğunu unutmayalım. İlk temas ve ilk müzakereler Kürt siyasi hareketiyle değil, Kürt silahlı hareketiyle yapıldı. Müzakerelerin merkezinde Kürt silahlı hareketinin lideri Öcalan vardı. BDP ve HDP bu sürece bir anlamıyla sadece aracılık etti. Nihai karar hep Öcalan ve Kandil’de oldu. Ancak müzakere masasının devrilmesiyle beraber karar mekanizmaları çoğaldı ve ne yazık ki Öcalan’ın sessizleştirilmesi bu durumun en önemli nedeni, bu bağlamda da sorumlu yine AKP iktidarı. Öz yönetimi ve hendekleri yıllardır süren asimilasyon politikalarının ve barış sürecinin yerle bir edilmesinin bir sonucu olarak görmemiz gerekiyor öncelikle.

Hendeklere yol açan tarihsel sürecinin haklılığını teslim edelim etmesine ama varlığının doğurduğu sonuçları da beraberinde tartışmamız gerekiyor. Bir kaç haftalık eğitim sonrası barikatlarda ve hendeklerde çatışan gençler 90’lı yılların tarafları ve pratiğinden çok daha farklı bir motivasyonla oradalar. Karşılarındaki tank, tüfek sayısı arttıkça hendekler daha da derinleşiyor, mücadele zemini barış barınmaz yerlere dönüşüyor.

Sırrı Süreyya Önder T24’e verdiği röportajda; “Barış süreci başlayacağı zaman Murat  Karayılan’ın bir demeci olmuştu, ‘Orta kademeyi ikna edemiyoruz’ diye. Bunu politik bir yaklaşım olarak düşünmüştüm. Fakat gittiğimde Karayılan dedi ki ‘Sürece dair değerlendirmeler zinciri başladı, fakat derin kaygı duyan arkadaşlarımız var. Siz bizzat önderliğimizle görüştünüz, bu toplantılara siz de katılın, sorularını direkt size sorsunlar, siz de önderliğimizden duyduklarınızı, izlenimlerinizle beraber aktarın.’ Orada gördüm ki hiçbir şey orada yukarıdan aşağı bir emir ve talimat mekaniğinde gelişmiyor” diyor.

Benzeri bir durum hendekler için de söz konusu ancak bu defa çetin bir savaş hali var, üstelik bu gençleri ikna edebilecek pek kimse de yok. Şu saatten sonra olanları tek bir merkezden kontrol edilen bir plan olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Hendeklerde yer alan gençler geçmişte dışkı yedirilmiş, gözaltında öldürülmüş, işkence görmüş ailelerin torunları, çocukları. Barış sürecinin son bulmasının ardından siyasi çözüme olan inançları tükenmiş gençler. PKK’nin barışa ilişkin küçük de olsa bir beklentisi olabilir ama hendeklerdekilerin dileği yeniden müzakere masasına oturmak değil. Kürtler’in kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi. Bu inancın arkasında Rojova ve Kobani pratikleri var.

PKK, KCK, YDG-H, TAK… Liderlik kimde?

Hendeklerde PKK yok, PKK henüz mevcut savaşta aktif bir rol üstelenmiş değil. Mevcut durum daha çok KCK’nin tasarrufu. Üstelik öz savunma yeni bir durum değil, 2007’den bu yana çeşitli pilot bölgeler seçilerek yürürlüğe konan bir model. Hendeklerin hazırlığı, silahların bu bölgelere getirilmesi, gençlerin eğitilmesi barış sürecine dayanıyor. Devlet Kalekolları yaparken KCK de şehir örgütlenmelerini güçlendirdi. B planıydı ya da gizli bir ajandaydı, nihayetinde taraflar bu savaş için hazırlandı. Mevcut savaş pratiğinde YDG-H’nin aktif rol üstelendiği ya da PKK’nin habersiz olduğu TAK’ın ise Sabiha Gökçen’de ciddi sonuçlar doğrurabilecek bir terör saldırısı gerçekleştirmiş olması durumun ne denli karmaşık olduğunu gösteriyor.

“Öcalan’ın susturulduğu bir ortamda bu çok merkezli harekete kim liderlik ediyor, olayların sorumluluğunu kim alıyor?”

Sırrı Süreyya Önder aynı röportajda HDP hendeklere söz geçiremez diyor. Öcalan’ın ölmesi durumunda ne olur sorusunu “Toplumsal maliyeti aklımızın alamayacağı boyutlara çıkar” şeklinde yanıtlıyor. Hem haklı, hem de haksız. Haklı çünkü Öcalan’ın sessizliğinde ortalığın ne hale geldiğini gördük. Haksız çünkü olayın siyasi zemine oturmasına en çok inanan Öcalan’ın isteğiyle kurulan HDP’nin liderlikte daha aktif bir rolde inatçı olması gerekirdi. Kürt silahlı hareketi Kürtlerin özgürleşmesi için mücadele etmiş, bu uğurda üyelerini kaybetmiş olabilir ancak HDP’nin yakaladığı rüzgara daha fazla şans verilmesi, HDP’nin aracılık kurumunun ötesinde olduğu, devraldığı misyonun önemi gözardı edilmemeliydi. Öcalan’ın yokluğunda Kürtler tüm sorumluluğu Demirtaş’a, HDP’ye bırakmalıydı. Dahası çok güç olmakla birlikte böyle olması gerektiğine en başta HDP inanmalıydı.

Nihayetinde topla tüfekle Kürt halkını hendeklere gömerek Türkiye bölünmekten kurtulmayacak. Aksine böyle giderse durum bugün olduğundan çok daha vahim bir hale gelecek. Erdoğan DTK’nın açıklaması sonrasında HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması için düğmeye bastı bile. Mevcut konjonktürde Erdoğan’ın hayallerinin gerçek olması fazlasıyla mümkün. Bu şu demek oluyor, HDP olmazsa barışa kimse aracılık edemeyecek, siyasi talepleri kimse gündeme getiremeyecek. Oysa Kürt hareketinin en çok ihtiyacı olan zamanda siyasi kanadının kırılması, silahlı kanadının ise daha fazla güçlenmesi rasyonel bir çözüm değil daha çok ölüm, daha çok acı getirecek.