Aşağıdaki yazıya son noktayı koyarken Ankara’daki barış mitingine yapılan saldırı haberi geldi. PKK’nin ateşkes ilanına hazırlandığı saatlerde gerçekleştirilen bu saldırının faillerini tahmin emek güç değil. Türkiye’yi her geçen gün barış ihtimalinden uzaklaştırarak daimi bir olağanüstü hal içerisinde yaşatmaya niyetlenenler, zannedilenin aksine yolun sonunda olmayabilir. Bugün ateşkes ilanını elinin tersiyle itenlerin haletiruhiyesine yazının sonunda değindik. Anlaşıldığı kadarıyla, yine yazının sonunda işaret ettiğimiz karanlık tünelin çoktan içindeyiz. Ankara’daki katliam sonrasında bir mesaj yazan arkadaşın dediği gibi, bu karanlık tünelde “birbirimize sahip çıkacağız.”

18 Eylül 2015’te her zamanki bezgin ses tonuyla NTV’de konuşan Abdullah Gül, devletin Kürtlerin onuruna kastetmemesi gerektiğini şu sözlerle ifade ediyordu: “Daha yapıcı, daha kucaklayıcı söylemler daha onur koruyucu söylemler önemli.” Gül devam ediyordu: “Bunları hep göstermemiz lazım (…) Burada çok dikkat etmemiz gereken şey halk. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarımızın içinde Kürt aidiyeti olan vatandaşlarımızın aidiyetlerini zayıflatmamak gerekiyor. Terörle mücadele ederken eğer Kürt vatandaşlarımızı bir şekilde rencide edecek, onların aidiyetlerini zayıflatacak bir şey olursa en büyük tehlike ile karşılaşırız.”

Gül, bu tespiti konusunda epey geç kaldı. 90 yıldır sürdürülen ve AKP döneminde de çeşitli hilelerle örtülerek sürdürülen baskı baştan sona Kürtlerin onuruna kasıttan ibaret. Tıpkı Gül gibi, tıpkı Erdoğan gibi 2002 seçimlerinde milletvekili adayı olan Kürt siyasetçi Cemal Kavak ve oğlunun birbirini tekrarlayan intihar hikâyesi, devletin onura kasteden uygulamalarının yarattığı tesiri özetliyor. Gül’ün işaret ettiği “en büyük tehlike”nin ise koşulları her geçen gün daha büyük bir hızla oluşturuluyor…

Cemal Kavak kendini niçin öldürdü?

“Kürt, kendi onuru, kimliği, dili, anavatanı için direnmiş ve bu direnmeyle birlikte onurlu şahadetleri de yaşamış…” Kürt siyasetçi Cemal Kavak, İsviçre’ye sürgüne gitmeden yıllar önce bu hatırlatmayı yapıyordu. DEP’te başlayıp HADEP, DEHAP ve DTP’ye kadar, legal siyasette aktif olarak mücadele yürüten Kavak, 1966 yılında Silvan’a bağlı Sinan Köyü’nden 6 yaşında ailesiyle birlikte Diyarbakır’a taşındı. 1980’lerin vahşet laboratuarı olan Diyarbakır Cezaevi’nde kalan dayısı vesilesiyle henüz 15 yaşındayken devletin gerçek yüzüyle tanıştı ve demokratik siyaset mücadelesine dâhil oldu. Kısa süre içinde de bölgenin sevilen, ilgi gören bir siyasi aktörü ve devletin de hedefi haline geldi. 1990’lı yıllarda devletin ve Hizbullah’ın baskıları sonucu İstanbul’a taşınınca, bu sefer ailesi baskı altına alındı. 2002 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili adayı oldu. 2003’te bir mitingde kitleye şöyle sesleniyordu Kavak: “Artık ne Türk, ne Kürt, ne Arap, Laz, hiçbir halkın ölmesini istemiyoruz, gözyaşı dökmesini istemiyoruz. Bu ülkeye artık barış gelsin, bu ülkeye artık özgürlük gelsin, bu ülkede artık halkların kardeşliği olsun. Artık barış için bir şeyler yapın! “Yaşasın barış, bijî aşitî!”

DTP’nin kurucuları arasında yer alan Kavak, PKK militanı olan kardeşi Ferhat Kavak’ın 2001’de öldürülmesi üzerine cenaze törenine katılmak için geldiği Batman’da başına çuval geçirilerek kaçırılmak istendi. Yöre halkının müdahalesi sonucu hayatta kalmayı başardı. Daha sonra siyasi çalışmalar için gittiği Avrupa’dayken hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını öğrenince katmerli bir sürgünlüğe asılı kaldı ve Mart 2006’da İsviçre’ye sığınma başvurusu yaptı. (Mart 2006, aşağıda hatırlatacağımız üzere Diyarbakır’da polisin kadın-çocuk demeden sivilleri hedef aldığı, on kişinin katledildiği aydır.) Türkiye’de ilk “açılım” sürecinin başladığı 2009’da Kavak, Fransa’da bir grup Kürt siyasetçiyle birlikte tutuklandı ve bir yıl hapiste kaldı. Avrupa’da aktif mücadelesini sürdüren Kavak’ın dilinden bir miting sırasında şu sözler dökülüyordu: “Yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz. Ama biz önderliğimizi ve halkımızı yaşamımızın ötesinde seviyoruz. Eğer önderliğimize ve halkımıza en ufak bir zarar gelirse, hiç çekinmeden, gözümüzü kırpmadan bu canımızı seve seve ortaya koyacağız.”

Temmuz 2012’de Türkiye’de çok yoğun bir savaş daha yaşandı ve bu savaş bir gün ülkelerine dönmek üzere bavullarını hep kapının eşiğinde tutan sayısız sürgün Kürt için yeni bir karamsarlığın kapısını araladı. Kavak, Türkiye’de çatışmaların şiddetlendiği, gerilla, asker, sivil sayısız gencin hayatını kaybettiği Ağustos 2012’de yazdığı intihar mektubunda sürgünlüğü Kafka’nın Dönüşüm’üne benzetiyordu: “Tıpkı Kafka’nın ünlü romanı Dönüşüm’de olduğu gibi bir de bakarsınız ki bir sabah uyanmışsınız ve artık siz siz değilsinizdir. İnsan haliyle alışamıyor, alışmak da istemiyor ve hep köklerini arıyor. Sürgünde yaşamak, vazoda yetişen bir çiçek gibidir. Avrupa yaşamı bana göre bir yaşam değil, ancak bu kadar dayanabildim.” Kavak, onur mücadelesi için çıktığı yolun sonunda Avusturya’nın İnnsbruck kentinde kendini asarak yaşamına son verdi. Genç siyasetçinin cenazesi binlerce seveni tarafından Diyarbakır’da karşılandı. (Cemal Kavak belgeseli) Kavak’ın umudunu yitirişinin, 2012’de çatışmaların tekrar yoğunlaşmasıyla doğrudan ilgisi var. Zira sürgünde yaşayan Kürtleri ayakta tutan, bu savaşın bir gün bitecek olması.

Rojhat Kavak kendini niçin öldürdü?

Bavulu kapı eşiğinde, gözleri ülkesinde olan Kavak’ın çocukları babalarından sonra İsviçre’deki sürgünlükte asılı kalmayı sürdürdü. 22 yaşındaki oğlu Rojhat, 5 Ekim 2015’e kadar dayanabildi. Öncesini hatırlayalım: 24 Temmuz 2015’te AKP hükümeti tarafından başlatılan ve hâlâ devam eden askeri ve siyasi operasyonlar, 3 Ekim 2015’te Şırnak’ın Dicle Mahallesi’ne düzenlenen operasyonda PKK militanı Hacı Lokman Birlik’in yaralı olarak yakalanıp katledilmesi ve görüntülerin hakaretler eşliğinde internette yayınlanmasıyla had safhasına ulaştı. (Hacı Birlik’in hikâyesi) Kamera kayıtlarına göre Birlik’in cenazesi zırhlı bir aracın arkasına, boynuna ip geçirilerek bağlandı ve yerlerde sürüklendi. Birlik’e yapılan aşağılık uygulama IŞİD’inkiyle aynıydı. Hükümetin “bile” savunamadığı bu vahşeti, hükümet yanlısı Sabah Gazetesi “rutin bir uygulama” olarak savundu  Sonrasında vahşet, “paralellerin” üstüne atıldı ve AKP bu vahşetten de iki kuş vurarak Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlarına yeni bir dayanak devşirmeye meyletti.

Hacı Birlik’e yapılan vahşetin Kürtlerde yarattığı etkinin uzun yıllar unutulmayacağını, bu vahşeti resmedenler de biliyor. 22 yaşındaki Rojhat Kavak, Hacı Birlik’e yapılan bu vahşetin görüntülerini izledi mi, bilmiyoruz ama iki gün sonra İsviçre’nin Luzern kentinde, tıpkı babası gibi arkasında bir intihar mektubu bırakarak kendini astı. 24 Temmuz’da başlayan operasyonların ardından, 25 Temmuz’da Twitter hesabından şöyle yazmıştı: “Ellerinde kına tepsisiyle genç çocuklarını toprağa veren anaların acılarını yüreğinde hissetmeyenler için ne kolay bir kelimedir ‘savaş.’” İntihar mektubunda da şöyle diyordu Rojhat: “Yüreğimde öyle bir hasret büyüdü ki… Yapılabilecek belki çok şey vardı, ama benim özlediğim sadece bir şeydi: Kürdistan sokakları…” Rojhat’ın özlediği Kürdistan sokaklarında akranı Hacı Birlik’in cenazesi panzerin arkasından sürükleniyor, küçücük çocuklar keskin nişancılar tarafından hedef alınıyordu. Rojhat, babasının yanına defnedildi.

Rojhat’ın akranları

Rojhat gördükleri karşısında intihar ederken AKP döneminde öldürülen Kürt çocuklarına her geçen gün yenileri ekleniyor. Üstelik devlet, hükümet, bu infazların hiçbirini üstlenmeyerek bir kez daha Kürtlerin onuruna kastediyor. Uğur Kaymaz’dan bu yana, AKP döneminde öldürülen hiçbir çocuğun, hiçbir sivilin hesabı verilmedi! Fakat zulüm arttıkça, Kürt hareketi güçleniyor, Kürtler birbirlerine kenetleniyor. AKP, gücünü Kürtler üzerinden test etmeye çalışan ilk iktidar değil ama sonuncusu olabilir. Mart 2006’da, 14 PKK militanının iddiaya göre kimyasal silahlarla öldürülmesi üzerine Diyarbakır’da başlayıp tüm Kürdistan’a yayılan isyan dalgası, 1999-2004 arasında fiilen Türkiye dışında olan PKK’nin tekrar bölgede güçlenmesini beraberinde getirmişti (Mart olaylarının bilançosu). Mart olaylarından sonra, Haziran 2006’da TMK’da yapılan düzenlemeyle elinde taş atmakla suçlanarak cezaevlerine doldurulan çocukların  önemli bir kısmının daha sonra dağa çıktığı biliniyor. (Bir örnek: Önce TMK mağduru oldu sonra dağa çıktı)  (Ayrıca TMK mağduru çocuklarla 2009’da yaptığımız söyleşi için bkz: Hayatımızı bitirmek istiyorlar)

Hükümetin TMK kapsamında giriştiği “güvenlikçi” politikalar boyunca sivil itaatsizlik eylemleri bile sert saldırılarla karşılaşıyor, fistanlı kadınlar coplanıyor, küçücük çocukların elleri- kolları kırılıyor, öldürülen PKK militanlarının boyunlarına ip geçirilip yerlerde sürükleniyordu. Fethullah Gülen cemaatiyle kol kola Kürtlerin onuruna kasteden devlet, resmî vaazları camilerde dinlemeyi reddedip “sivil Cuma” namazları kılmaya başlayan mütedeyyin Kürtleri İslam dışı gösteriyor, dizilerden nefret tohumları saçıyordu. Devletin kolluk güçleri ve yarısı Kürtlerin oylarıyla seçilen siyasetçileri derdest edip plastik kelepçelerle fotoğraflıyor, legal Kürt hareketinin her türlü etkinliği, uyduruk deliller, “yorumlanmış” telefon görüşmeleri üzerinden kriminalize edilmeye çalışılıyordu.

Kürtlerin onuru

Kürt gazetecilerin başına silah dayayan, inşaat işçilerini yerlere yatırıp “Türk’ün gücünü” gösteren, Twitter üzerinden Kürtlere ölüm tehditleri yağdıran zihniyet, on yıllardır Abdullah Gül’ün korktuğu o “en büyük tehlikenin” tohumlarını ekiyor zaten. Yıllarca PKK eleştirisi yapan Prof. Hamit Bozarslan’ın dediği gibi “HDP, Kürtlerin son çağrısıdır.” 1 Kasım’a doğru baş aşağı gidilirken, PKK’nin tek taraflı ateşkes ilanı ihtimalini peşinen reddedenler, savaşta hiçbir şeylerini kaybetmeyeceklerini, barışta ise her şeylerini yitireceklerini bilenlerdir. İktidar hırsı ve ideolojik nefretten ötürü kör bir tünelde yol alan zihniyet, Kürtlerin onuruna yaptıkları saldırıların Türkiye’nin geleceğine ne tür kara delikler bıraktıklarını görseler bile umursamayacak durumdalar. O yüzden babadan sonra oğula da intihar mektubu yazdıran bu devlet, tüm toplumu Cemal Kavak’ın hatırlattığı Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor Samsa’ya çevirmekten sakınmıyor. Bir sabah uyandığında kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak görmek istemeyenler, bu kör tünelde karanlık bir yola çıkmamak için son çıkışta olunduğunu unutursa, geri dönüş sadece güzel bir ihtimal olarak kalır.