Arjantin’de bir kadın anlatıyordu. Faşist cunta sırasında La Plata’da üniversiteydi. ‘Her gün geldiğimizde bakıyorduk mesela orta sıradan bir kişi yok. Çok iyi hatırlıyorum sınıfa girdiğimde ilk işim şöyle bir herkese bakmak oluyordu, kim eksik diye. Bunu bile pek kimseye göstermeden yapmaya çalışıyorduk. Herkes öyle yapıyordu. Birisinin gelmediğini görünce kimse ondan bahsetmiyordu. Bir gün daha geçince, ilk onun olması gereken yere bakıyorduk. Yine yoksa, yine hiç ondan bahsetmiyorduk. Ondan sonraki gün ve ondan sonraki gün de. Sanki öyle birisi hiç yokmuş gibi davranıyorduk. Hiç olmamış gibi. Uzun süre yeri boş kalıyordu. Yanındakiler kitaplarını bile o tarafa doğru itmiyordu ama hiç kimse sormuyordu da. Roberto nerede? Francesko nerede? Laura nerede? Hepimiz biliyorduk. Onların gözaltına alındığını, kaybedildiğini. Belki ilk başlarda öldürülüp uçaklardan okyanuslara atıldığını bilmiyorduk ama öldürüldüğünü kesin tahmin ediyorduk, gözaltına alındığına emindik zaten. Fakat sanki onlar hiç sınıfta değillerdi ya da bir gün önce birlikte kahve içmemiştik… Mate kabı bende kalmıştı filan ama hiç yoklardı. Bir gün sonra, bir başka arkadaşımız, birlikte bu sessizliği paylaştığımız, konuşmama suçu işlediğimiz, bir başka arkadaşımın yeri boş kalıyordu.’.. Diktatörlük konuşmalarıdır bunlar. Sanki hiç yokmuş gibi davranmak. Çaresizlikten sadece gözleri kapatmak…

Hiçbirimiz bilmiyormuş gibi, bir öğretmen canlı yayına bağlanıp, ‘Çocuklar ölüyor’ dediğinde olan şey, aslında çocukların ölmesinin durmasını beklemek değil, bu suskunluğun biteceğini ummamızdı. Arjantin’de, üniversite kantininde birisinin ‘Laura nerede?’ diye bağırarak sorması gibi. Eğer o öğretmen de ortadan kaybolursa yine sanki hiç öldürülmüş çocuklar, o öğretmen, hala öldürülenler ve kadınlar olmamış gibi davranmaya devam edeceğiz. Ve tabii ki erkekler de, sanki öldürülmeleri hiç önemsizmiş gibi -bu da garip değil mi- ve iktidarları dışında öldürülmeleri zaten revaymış gibi sayılan erkekler de- öldürülmüyormuş gibi davranmaya devam edeceğiz. Diktatörlük konuşmaları bunlar. Şizofrenik bulabilirsiniz ama şizofreni zaten bir anlamda kendini korumak için geliştirilen bir şey değil mi? Bu toplumsal bir hal aldığında, bu yönü daha fazla ortaya çıkıyor ve ne yazık ki insanlığın bugüne gelmesindeki en büyük etken de bu. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi unutmak, daha doğrusu unutmuş gibi yapmak.

‘Batı hiçbir şey duymuyor’ diye sıkça söz edilen şey de bu şizofrenik durumun tarifinden başka bir şey değil. Batı sanki çok uzakta bir yermiş gibi mesela İstanbul sanılıyor. Öldürülenlerin bir yanındaki yer, bir alt sokağı, sadece iki dakika ötesi batı. Öldürülenlerin kuzeyi, güneyi, batısı ve doğusu, komşuları ve arkadaşları batı! Hatta yine garip değil mi bir sonraki saldırılacak yer ya da bir önceki saldırılan yer eğer öldürülenlerini kaldırmak için zaman bulabilirlerse, bir oranda ‘batı’ olmuyorlar mı ve bu yüzden parçalayarak, ‘doğu’ ilan ederek saldırmıyorlar mı? Taksi şoför muhabbetleri üzerinden yazı yazan gazetecilerle ‘sizin halka inmeniz! bu kadar’ diye hep dalga geçerim ama henüz Tahir Elçi öldürülmeden, Diyabakır’da havaalanına gitmek için bindiğim taksici beni tanıyıp, ‘Kobane için 6-7 Ekim’de Diyarbakır’da herkes ayağa kalkmıştı. Şimdi neden herkes sessiz?’ diye sorduğunda yine batıyı anlatıyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi şizofrenik, diktatörlük konuşmaları yapıyorduk. Her şeyi bir yana bırakın havada bile barut kokusu vardı. Biraz daha önce, bir başka şehirde insan hakları savunucuları anlatmıştı. Otel sahibi, ‘O kadar gaz atıyorlarki havuz başında yemek bile yiyemiyoruz’ diyormuş. İki mahalle ötesinin ‘batı’sındaydı otel…

Şu bir yandan ‘Gezi’ isyanını yok sayıp, bir yandan ve hala karşılaştırmaya çalışanları da anlamıyorum. Sanki ‘Gezi’ ye katılanlar şimdi rahat ve huzurluymuş ve isteseler, yarın yine ‘Gezi’ gibi sokağa çıkabilirlermiş ama çıkmıyorlarmış gibi. ‘İsyan’ sanki arka cepte saklanan bir İsviçre çakısı. İsyanın olağanüstü durumu hesaba katılmıyor… Koca bir matematik denkleminin ve hayatın olağanüstü yaratıcılığının toplamıdır isyanlar ve ha dediğinizde başınıza gelmez. Bir geldikten sonra da keşke şöyle yapsaydım da diyemezsiniz… Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız ve bu nehri ara ki bulasın şimdi…

Geriye, yine şizofrenik internet mesajlarımız kalıyor. ‘Baba diktatörlüğe karşı ne yaptın? Tweet attım kızım!’. İşlediğimiz günahların affedilmesi için açtığımız, masrafsız sebil çeşmeleri bunlar. Bahçedeki kuyuyu bir hortumla sokağa bağlayıp, aslında hiç susanmayan bir yerde, sanal alemde, ölmüşlerimizin canı için su dağıtıyoruz. Kendimizi bizi takip edenler arasında kalabalık hissediyoruz ve hepimiz biliyoruz aslında, her şeyin, hepimizin duymasının ötesinde, hiçbir şeye yaramadığını…

Her gün ülkeye girip, kimseye hissettirmeden şöyle bir etrafa bakıyoruz kimler eksik, kimler öldürüldü diye. Sonra derslere devam ediyoruz… Çünkü bir diktatörümüz var ve biz şizofreniz…