Son günlerde sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, şehit ve sivil ölüm haberleri, ambulans bekleyen yaralılarla Cizre hayatımızın hüzünlü bir parçası. Her gün bir başka acıyla anıyoruz Cizre’yi…Çaresizlikle, gelen kıt bilgilerle olayları kavramaya çalışıyoruz ve çokça kahroluyoruz. Oysa Cizre çok daha derin güzellikleriyle anılmayı hak eden, kadim bir kent. Tıpkı dünya mirası Sur gibi.

Urfa’yı peygamberler şehri olarak biliriz de Nuh Peygamber’in Cizre’li olduğunu nedense es geçeriz. Çünkü “Bizim” için Cizre “terörist diyarıdır.” Oysa bambaşka bir medeniyet diyarından bahsediyoruz. Tarihi Demir Çağı’na kadar uzanan bir kültür sözkonusu. Cezire, Arapça’da “ada” anlamına geliyor, çünkü Dicle nehri burada kıvrılıyor ve bir su adası gibi bir alan oluşturuyor. Bu bir turizm yazısı değil elbette, ama medreseleri, camileriyle de bambaşka bir yer Cizre. Bu zamana kadar gidemeyenler belki de utanmalı, ben utanıyorum.

Günlerdir sokağa çıkma yasağının olduğu, bodrumda insanların ambulans beklediği Cizre’de Mem u Zin destanının yaşandığını hatırlatmak isterim. Evet, evet Ahmed-i Hani’nin 1692’de ölümsüzleştirdiği Mem u Zin de Cizre’de geçiyor. Bugün asker, polis, sivil demeden onlarca kişiye mezar olan Cizre’ye sırtını dönenler, “Devletin kayıtsız şartsız kudretini göstermesi gerektiğini” düşünenlere sormamız gerek : “Onbinlerce sivilin sonunun bu büyük Kürt destanının sonu gibi mi olmasını istiyorsunuz?” Binlerce Cizreli çocuğun akibeti bir türlü huzur bulamadan ölen Mem ve Zin gibi mi olsun? İnsanlar sizler Bekir’siniz diye Bekir olmak zorunda mı?

Adını koyalım, 75 milyon kişi olarak izliyoruz yaşananları ve Cizre halkını…Sosyal medyada birkaç kaynaktan haber alabiliyoruz, detayları ne yazık ki bilemiyoruz. Bilgi çağında bilgi kısırlığı yaşıyoruz adeta. Muhtemelen çatışmalar bittiğinde Baudriallard’ın simülasyon teorisi gibi bir durumla karşılaşacağız ve diyeceğiz ki “Yok yok, hiç bir şey olmadı Cizre’de”

Bu anlamda Cizreliler de tıpkı Mem’in Dicle’ye seslendiği gibi “tek başınalar” adeta

(…)Eğer bu şehirse senin sevgilin

Ki böyle Cizre’nin yanı başında coşuyorsun?

İşte elde etmişsin arzunu

Artık ne murad istiyorsun?

Benim gönlümün içinden bir geç bir gez

Gör de ağla gönlümün dermansızlığına, sen hep böyle avare Bağdat’a gidiyorsun

Ben tek başıma kaldım burada.

Ve tabii Nuh Tufanı…Evet o da Cizre’de geçiyor… Kur’an, Tevrat ve İncil’de tufan ile anılan Nuh’un gemisi, tufanın sonunda Cudi Dağına iner, (Kur’an, Hud Suresi, ayet 44) Cizre’yi kurup Cizre’de vefat eder. Pekiyi hem böylesi bir destana, hem de Kuran’da adı geçen bir tufana aynı anda sahip Anadolu’da kaç yer var söyler misiniz? Bu kadim kent nerelerden bugünlere gelmiş değil mi?

Destanlar, dini kurallar, ritüeller, uygarlıkların mirası ve elbette tarih gündelik hayatlarımıza doğru ya da yanlış yön verir. Malum Nuh Tufanı’nın büyük felaket getirdiğine inanılır. Bugün aynı topraklarda kabul edelim ki artık düşük yoğunlukta olmaktan çıkmış bir savaşta iki ateş arasında kalan sivil halk da büyük felaketle karşı karşıya. Sorular bu noktada beynimizi ve vicdanımızı kemiriyor: Tufanlarla, yok oluşlarla, yeniden varoluşlarla dolu bir coğrafya, bu kadim kültürüyle artık huzuru fazlasıyla hak etmiyor mu? Birçok aktörün sahne aldığı bugünkü oyunun sonu bu kez Mem ve Zin gibi olmasın demek çok mu lüks ve çok mu geç? Tufanların olmayacağı, yaşamın bu kez sıfırdan başlamayacağı günlerin Cizre’yi beklemesini dilemek bu konjonktürde çok mu naif?

Böyle bir ortamda 112 bin kişinin yaşadığı bir kentte onbinlerce sivile potansiyel PKK’lı muammelesi yapan, yüzlerce kilometre uzaklardaki sözgelimi hassas İzmirlirlilere, milliyetçi refleks uzmanlarına, alınmasınlar ama Sözcü okurlarına ve elbet mevcut iktidar sempatizanlarına son soru yine Mem u Zin destanından gelsin: “Benimle senin derdin farklıdır, o fark doğudan batıya kadar.”