Bir kağıt parçası. Üstünde önemli şahsiyetlerin fotoğrafları oluyor. Devlet kuranlar, fethedenler yani diğer açıdan baktığınızda işgalciler, bazen bilim insanları ama genellikle hep adamları, hiç Madam Curie’li para gördüm mü hatırlamıyorum, bir tane mimar o da kavuklu portresi yani devlet giymiş başına, bazen tuğra yani iktidar işareti, şiddetin kurumsallaşmış hali, oldukça savaş, bolca yalan, kılıç top tüfek, oldukça kan, ‘aman sahtesini yapmasınlar’ diye yukarıdan aşağı parlak bir çizgi; seksi bir adı var fligran, bazen çevirdiğinizde iki tarafından da görebildiğiniz saydam iktidar fotoğrafı yine devlet kuranların hangi devlet ya da kral sonsa onun, bir kaç merkez başkanı imzası oldukça afili bolca kıvrımları olan, köşesiz yuvarlak havalı ve mutlaka adı belli olan, toptan cemii cümle devlet panoraması…

pesoChe’ye en büyük hakaret bir Küba parasına fotoğrafının basılması. Nagehan’ın ağzına düşmesinden bile kötü, bok çukuru gibi bir şey yani. Dört köşesinde ve arkasında paranın değeri yazıyor. Onu verip birkaç ekmek, sıcak ve muhtemel şekerli bir kahve, belki rom, adamına göre iyi ya da kötü kokulu puro, lekeli muz, üç dört kilometre yol gidiş hakkı falan satın alıyorsun. Bunun için mi gurbet ellerde devrime katıldık, gurbet ellerde öldük der gibi bakıyor ya da ben öyle uyduruyorum ama yaşasaydı sanırım böyle derdi ve zaten bu yüzden yaşamıyor sanırım…

Mesela Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafı paraya basılsın çok hak ediyor bunu. Diğer tarafında sarayı olsun ya da otobanlar, HES’ler, barajlar, mutlaka Hasankeyf, yan yana dizilmiş 3. Havaalanları, 3. Köprü, yıkılmış kentler, yükselmeye doyamayan TOKİ’ler, elinde gülü ile bir müteahhit, kesilmiş ağaçlar, mutlaka Antalya’ya taşınarak dikilmiş 948 yıllık zeytin ağacının ahı… Bir müsibet bin nasihattan iyidir hali…

Onun için her gün en az 8-10 saatimizi paraya adamalar, hayatımızın çoğunu yani, şefler, müdürler, memurlar, torna tezgahları, talaşlarını alel acele sağa sola fırlatarak ikiye bölen hızarlar, uluslararası para fonları ve fayans yapıştırıcıları, ‘evet efendim’ler, bulaşık nezaket, beyler ve bayanlar, kadın değil ama, yıllarca okul sıralarında dirsek çürütmeler yani yine torna tezgahları, sınavlar, hocaların takması, parmaklı okul pencereleri, hapishanelere hazırlık sınıfları, tek tip elbise, tek tip ev, tek tip hayat, müsibet başkan ve ülke pezevenkleri… İşsizlik günleri, para cinayetleri ve daha kötüsü saray savaşları, alçaklar ve olağanüstü hal dönemi maaş zamları, yoksulların, göçmenlerin yokluktan hep para konuşması, orospu olma özgürlüğü ya da para için evlenmek ve ölmek, pahalı mezarlık yerleri…

Badiou’nu dediği gibi “Sizler… Eski zamanların ezilenleri, mezarların karanlıklarına gönderilmek üzere sakatlanmış, güneşe kurban edilmiş köleler. Rengine büründürülmüş toprakla birlikte satılan, saban peşinde harcanan, o büyük emeğin insanları. Çayırlar çitlerle çevrildiğinde yerinden yurdundan edilip pamuk tarlarında ve kömür ocaklarında çalışmaya sürülen çocuklar…”

Hepimiz…

Her şeyi anladım da en azından onu, parayı sevmek zorunda değiliz…