Mülteciler sınırlara yürüyor. Bu durum mesela Hutu’lar ya da Tutu’lar gibi, Afrika’da yani başka bir gezegende olmadığı için, buradan yakın gözlükleriyle de görülebiliyor. Her gün Yunanistan’a geçmek isterken boğulanların sayısı haberlerin rutini oldu. Burjuva vicdanının bile kıyısına vuran Aylan bebeğin ardından, şöyle bir kıpırdanma olsa da her şey, sözler, toplantılar, gazeteci terimiyle ‘kapı açılan göçmen’ sayıları ile havalarda uçuşup duruyor. Mülteciler ise otogarda, toplama kamplarında, istiflenerek yatılan kiralık izbe odalarda ve hepsi kuşkusuz akbaba ekonomisine yüklü bir akçe bırakarak, bekliyorlar. Hatta Suriye savaşının kişisel sorumlularından biri olan Başbakan Davutoğlu bile, toplantı yapıp, BM’de konuşma yapma sözü verdi. Eh tabi söz verirlerse. İç savaşın taraflarından birini doğrudan destekleyen birinin, bu iç savaştan kaçanlara bu sefer politikacı terimiyle ‘kucak açması’ için BM’ye başvuracak olması da bir ironi. Ayrıca milletlerden ne hayır gördük ki Birleşmiş olanından görecektik ama bu tarafı da başka bir konuydu.

suriyeli-mülteciler-edirne-3Bu dram karşısında dünyanın her tarafında, neredeyse herkes, bir an için şahlanmış vicdanları ile üzüntülerini dile getirdi. Ortalık yemek sofralarında televizyon seyrederken ama gerçekten üzülenlerin çaresizliği ile timsah gözyaşları diye tanımlarsak, timsahlara ayıp edeceğimiz politikacı gözyaşlarıyla doldu. Bu arada gözlemcilerinin raporuna göre Edirne’de daha çok Suriye, Irak, Afganistan, Tunus, Kuzey Afrika’dan gelmiş bekleyen 3000’e yakın mültecinin 400-600 kadarı kent merkezindeki parkta, 2000’den fazlası Sarayiçi mahallesinde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yerde, her türlü insani destekten mahrum tutuluyor. İstanbul’da otogarda mahsur kalanlar Edirne’ye doğru yürümeye çalışıyorlar.

O zaman herkesin gerçek ya da sahte ve genellikle geçici üzülmesine neden olan ‘Mülteci Sorunu’nun maalesef hiçbir çözümü yok mu? Sadece çıkmış, çıkartılmış savaşlara verip veriştirip, kapitalizme lanet mi edeceğiz? Ya da mülteci kamplarına doldurulmalarını ve daha ve daha çok kamp inşa edilmesini ve biraz daha yardım yapılmasını mı talep edeceğiz? Bu mu yani koca insanlık? Kamplar, çadırlar ve etrafı insan kaçakçılığı ile çevrili tel örgüler ile koca politikacı lafları, gidilen ülkelerde linç için bekleyen faşizm mi sizin medeniyetiniz?

“Russel, ‘dünya savaşında sağ kalanlar geriye dönüp üretime katıldığında neden daha az saat çalışmaya başlamadık? Yani neden işçilerin çalışma saatleri düşmedi’ diyordu. İşte tam burası çözüm.”

Benim önerdiğim çözüm ise sanıldığının aksine çok basit, güzel ve sadece mülteciler için değil hepimiz için çok iyi. Russel’ın bir sorusundan hareket ediyorum. Russel, dünya savaşı sırasında 20 milyon insan savaşırken, savaş bittiğinde, sağ kalanlar geriye döndüğünde yani 20 milyon insan da üretime katıldığında neden daha az saat çalışmaya başlamadık? Yani neden işçilerin çalışma saatleri düşmedi?’ diyordu. İşte tam burası çözüm. Mülteciler bizim topraklarımıza yerleşsinler -ki zaten siz isteseniz de istemesiniz de bir kısmı yerleşecek. Hepsi bu ülkede çalışsın -ki istemeseniz de zaten çalışıyorlar. Fakat bu yerleşmeden ve çalışmadan onları sömürü koşullarında çalıştıran patronlar değil, herkes yararlansın. Yani çalışma saatleri, günlük 6 ya da 4 saate düşürülsün. Bu aynı zamanda sanıldığının aksine ülkede var olan işsizliği de ortadan kaldıracaktır. Bu arada bu tabii ki bugün zaten düşük olan ücretler değişmeden, sadece ‘çalışma saatleri’ azaltılmalıdır.

Bunun ekonomik olarak nasıl karşılanacağına gelince; Öncelikle biraz Gorz okuyan da gayet iyi bilir ki onların ekonomiye dahil olmasıyla ve ortaya çıkan özgür zamanla genişleyen ve özellikle de yaygınlaşan bir ekonomi ortaya çıkacaktır. Bu durumun kısmen de olsa pratik örneği Avrupa’da en az çalışma saati olan Fransa’da ekonomik krizin daha az etkilediği bir ülke olmasıdır. Çalışma saatlerini daha da azaltırsanız krizin etkisi daha da azalacaktır. Ayrıca eğer istiyorsa, BM ve diğer devletler, bu çalışmanın sübvanse edilmesine destek olsunlar. Bunun onlara maliyeti, sınırları zorlayan, kamplara doldurulan mültecilerden daha az olacaktır.

Bunu gerçekçi bulmayanlarla, İsterseniz –sayıları sevmememe rağmen- sevmediğim iktisatçılarla! başka bir yazıda, sayılar üzerinden de tartışabilirim. Ayrıca bir yerde finans dünyası, radikal tekeller ve sayılar diğer yanda gözümüzün önünden akan insanlık karşılaştırılabilir mi? İlginç değil mi mültecilerin yaşam hakkı ile bizim ‘Tembellik hakkımız’ aynı kavşakta buluşuyor. Bu yüzden, basit bir soruyla bitireyim, ‘Biz, neden yaşamımızın 30-40 yılını çalışarak harcamaya devam edelim?