Egemenler, kendi çıkarlarını milli çıkar olarak tanımlar ve bu çarpıtma, iktidarın en büyük gücü olan hegomonik söylemi benimsetmek için elzemdir. AKP politikalarının yönünün başkanlık yoluyla İslami bir rejime geçiş olduğu artık açık hale gelmişken “terörizmle mücadele” söylemi de bu zorlu yolda ideolojik hegemonya kurmanın en önemli aracı haline geldi.

İktidar, bir süredir, uzunca bir süredir hatta, kendisi dışındaki herkesi terörist ilan ediyor… Cumhurbaşkanı gazeteciler, akademisyenler, STK yöneticilerinin de terörist olarak yargılanması için yasa değişikliği istedi. Ankara’da, İstanbul’da patlayan bombalar iktidar için “bizden olanlar ve olmayanlar” ayrımını derinleştirme fırsatı olarak kullanıldı. Başbakan Davutoğlu, CHP’yi “terör seviciliği” ile suçlarken güçlü bir itiraz gelmeyeceğini biliyordu ve nitekim öyle de oldu…Çünkü kentler haritadan silinirken, bodrumlarda insanlar yakılırken, metropollerde halka yönelik kanlı saldırılar art arda koca ülkeyi hapishaneye çevirirken anamuhalefet partisi CHP, yine yönünü AKP politikalarına göre belirliyor. Şu sıralar çözüm sürecine ilişkin suç duyuruları yapmak dışında somut bir politikası da yok. Aynı kulvara girmek, aynı söylemin esiri olmak, CHP’nin AKP’yi iktidara tutan en önemli politikası. Ya da politikasızlığı…Ve bu acziyet CHP’yi kendisine “terör sevicisi” diyen Başbakan karşısında suskun bırakıyor..

Beri yanda önemli bir muhalefet odağı olan “HDP’nin bitirilmesi” projesi büyük ölçüde başarıya ulaştı. HDP’nin yüzde 13 oy alması AKP’yle ulusalcıları ve MHP’yi bir araya getiren çimento işlevi görmüştü. PKK’nin kent savaşları stratejisi ve metropollerde halka yönelik insanlık suçu bombalı saldırılar ise bir barış dönemi projesi olan HDP’yi yeniden geleneksel “Kürt siyasi hareketinin legal partisi” sınırlarına çekti. HDP’nin temsil ettiği değerleri ve örgütlenme potansiyelini hazmedemeyenlerin “HDP Güven Park’ta bitti” demelerinde gerçeklik payı az değil…
Artık her olup biten iktidarın söylem alanını genişletmesine, muhaliflerini tasfiye için bir mevzi daha ilerlemesine vesile oluyor.

Bütün bunlar olup biterken 25 Mart’ta Can Dündar– Erdem Gül davası görülecek. Can Dündar ve Erdem Gül’ün sadece gazetecilik yaptıkları için tutuklandıkları ülkenin Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmış durumda. Buna rağmen Cumhurbaşkanı ve onun medyası Can Dündar ve Erdem Gül tutuklansınlar istiyor. Üstelik Anayasa’daki açık hüküm, Anayasa Mahkemesi kararlarının herkes için bağlayıcı olduğunu yazdığı halde. İstedikleri Anayasa’nın ve hukukun askıya alınması, istediklerini hapse attırıp istediklerini çıkarma serbestliğine kavuşmaları…
Can Dündar ve Erdem Gül davası sadece bu iki gazeteciyle, sadece basın özgürlüğü ile değil, artık Anayasal demokrasinin işleyip işlemeyeceği ile yakından ilgili. Herkesin terörist ilan edildiği bir ortamda Can Dündar ve Erdem Gül’ün teröristliği değildir mevzu sadece; mevzu terörist ilan edilmek de değil. Mevzu, terörist diyerek hepimizi tek tek böcek gibi ezme planları yapmaları ve bunda epey bir yol almış olmaları. Karşılarında bir direnç görmedikleri takdirde buna ulaşmaları da oldukça kolay… Can Dündar ve Erdem Gül davasında istediklerini yapabilirlerse bu yolda önemli bir eşiği geçmiş olacaklar…

Anayasa’nın uygulanması talebi otoritenin yıkıcı planları karşısında, demokrasi mevzisinin sloganı haline geldi… Hukukun kalan kırıntılarının ve sağladığı güvencelerin ortadan kaldırılacağı yeni bir düzen kapımızı çalmaya hazırlanıyor. Meselenin Can-Erdem meselesi olmadığını hala anlamadınız mı?