Biz yanlış bir eğitim aldık. Yok, resmi okulların müfredatlarından filan söz etmiyorum. Onu kendisi çok güzel tarif etmiş zaten ‘Talim ve Terbiye’. Ben daha çok okuduğumuz kitaplardan söz ediyorum. Gizli saklı da olsa okumaya çalıştığımız kitaplardan. Bakın bu bile başka bir travma. Biz kitapları gizli saklı okumaya alışmışız. Milli güvenlik ders kitabının içini oyup, Çernişevski’nin ‘Nasıl Yapmalı’sını koymaya çalışmaktan kalan bir alışkanlık bu. Bize göre kitaplar, teşhirden daha çok bir baskın anında yakılacak durumunda, derli, toplu sobanın yakınlarında duranlardı. Mesela siz hiç mahallenin vesikalık fotoğrafçısına ‘gel beni kitaplarımın önünde çek’ dediniz mi? Kompleksli bir kompleks bu! Hele bugün olsa, mahalle fotoğrafçısı tabii ki koşa koşa gelir. Herkesin ‘selfie’ çektiği bir günde biri sana kitaplığının önünde uzanıp biyometrik poz vermeye çalışıyor! Bulunmaz Hint fotoğrafı bu. Ayrıca kitapların dekoratif olarak bulunuş biçimi bile, nesne-mekân ilişkisi halinde bir şeyler anlatıyor aslında. Mesela Zizek’in en sevdiğim hali, bir belgeselinde çalışmayan buzdolabından çıkardığı kitaplardı. Buzdolabının bira koyma dışında en güzel kullanılma hallerinden biriydi.

“Herkesin lise tarih kitabından ender olarak aklında kalan, Birinci Dünya Savaşı‘nın çıkma nedeni ‘Sırp veliahtının öldürülmesi’ sayıldığı zaman, biz gizli saklı kitap okuyanlar, başımızı sağdan sola sallayarak muzip gülümsemeyle ‘Hayır’ deriz”

Konuyu dağıtmayayım, bizim aldığımız yanlış eğitimden söz ediyordum. Belki de gizli saklı okuduğumuzdan olacak, bence bazı şeyleri yanlış anlamışız. Mesela çok sevdiğimiz ve sık sık tekrarlanan bir sahne vardır. Herkesin lise tarih kitabından ender olarak aklında kalan, Birinci Dünya Savaşı‘nın çıkma nedeni ‘Sırp veliahtının öldürülmesi’ sayıldığı zaman, biz gizli saklı kitap okuyanlar, başımızı sağdan sola sallayarak muzip gülümsemeyle ‘Hayır’ deriz. ‘Emperyalist paylaşım savaşı!’. Büyük bir zevktir bu. Nedensellik ilkesini hatırlatmanın tam zamanıdır. Her doktorun ‘Açılın ben doktorum’ demeyi ya da her taksicinin ‘Öndeki arabayı takip et’ denmesini beklediği, arzu ettiği anlardan birinin vuku bulmasıdır ve işte benim dediğim tam da bu. Biz bu konuda galiba yanlış eğitim almışız. Tabii ki bu Birinci Dünya Savaşı‘nın çıkma nedeninin ‘Emperyalist paylaşım savaşı’ olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor ama her şeyin arkasında mutlaka koca bir neden olmasını da gerektirmiyor diye düşünüyorum. Ve alın size bir örnek; hadi açıklayın bana bunu deterministler…

Neden Cumhurbaşkanı olunur? Bütün yürütme yetkileri elinizdeyken, -yanlış anlamayın ‘yasama, yargılama, yürütme’ üçlemesindeki yürütme tabii ki’- bu yetkinizi yetkileri sadece onaylamak ve bazen bozmak ya da ısrar ederlerse en fazla anayasa mahkemesi kapılarında sürünmek olan bir koltuğa tercih eder misiniz? Az buz yetki değil ama sana bu az geliyorsa ve senin eski halin rüyalarına giriyorsa, sana sormazlar mı neden daha önceki durumunu bıraktın diye? Yani şunu anlarım; Eğer daha önce senin seçtirdiğin Cumhurbaşkanı meclisten geçirdiğin yasaların çoğunu geri çevirmiş olsa, sürekli bir problem yaşasan, bundan sonra yolumuza başkanlarla devam edebiliriz diyebilirsin ama böyle bir şey de yaşanmadı ki? Bu yüzden geriye neden olarak, ‘först leydi’ çekişmesinden başka -ha bir de sarayda ikamet etmek dışında- ne kalıyor? İşin en acı kısmı, bütün insanların ölme nedeninin bu kıytırık kompleksten başka bir şey olmaması mı? Yani yıllar sonra Aksaray-harem dizisinde böyle bir sahne geçse güler geçerdim ama bu gerçekten bana ne yazık ki doğru geliyorsa, bu bizim okuduklarımızın eksik olduğunu göstermiyor mu?

Hadi bir adım ileri atalım ve nedenselliği Deleuze ve Guattari’nin ‘bir buğday çuvalının boşaltılması’ gibi binlerce neden olarak anlayalım ama bu başkanlık sistemi talebi tartışmasının ardında yere dökülen bir çuval neden arasında bize bu kompleksten başka bir şey düşüyor mu? Bu kadar mı bahtsızız…