Her şey Suruç’la başladı. Ceylanpınar, Diyarbakır, Ankara… sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, pusular, mayınlar… Birbiri ardına gelen katliamlar, öldürmeler… Ölü ele geçirmelerden ‘etkisiz hale getirmeye’ geçmişiz, bir de ‘kararında’ verilmesi telkin edilen ‘şehit haberleri’…

Bir kuyuya atıldık ve aşağı doğru düşüyoruz… ‘Dibi’ kestiremiyoruz. Daha ne kadar kötülük yaşanabileceği konusunda bir fikrimiz yok; ama büyük bir korkumuz var.

İşte bu kanlı cehennem manzarası içinde iki gazeteci yazdıkları haberler nedeniyle tutuklandı.

Aslında her biri için suçlama konusu ‘birer’ haberleriydi. Ülke gündemini 1,5 yıldır meşgul eden, hakkında daha önce binlerce haber yapılmış; binlerce söylev verilmiş bir konuda yaptıkları haberler nedeniyle Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı.

(Vehameti atlanarak artık sıradanlaşmış bir cümle olarak okunsa da) Can Dündar ve Erdem Gül’ün soruşturmaya tabi tutulmasını gerektiren ne bir fiil vardı ortada ne de tutuklanmalarını gerektiren bir hal. İşin hukuki yönüne dair çokça şey söylendi, tekrara gerek yok. Can Dündar ve Erdem Gül; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Can Dündar için söylediği “Bu haberi özel haber olarak yapan kişi de öyle zannediyorum ki bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” sözleri nedeniyle tutuklandı. Daha doğrusu bu sözlerin ardından gelen tutuklama, Erdoğan’ın ‘tutuklama’ konusunda verdiği kararın yargı eliyle uygulandığını gösterdi. Saray’ın eski-yeni danışmanlarının gazete isimleri vererek “seçimleri bekliyoruz” demeleri de bunun önemli bir deliliydi.

Bu göz göre göre gelen tutuklama, hukukun ‘Kanlı Pazartesi’sidir.

“…hukuk sistemi askıya alınmıştır. Bunun yerini ‘Saray’ın taleplerine göre belirlenen, yani aslında ‘fermanlarla’ şekillenen yeni bir hukuk uygulaması devrededir…”

7 Haziran’dan sonra hukukun askıya alındığı bir darbe sürecine tanıklık ettik ve bu sürecin sonunda yapılan seçimler, tıpkı darbe yönetimlerinin onaylandığı diğer oylamalar gibi sonuçlandı. Yaşadığımız şey bir ilk değil elbette. Yine de adını koymakla işe başlayabiliriz: Anayasa ve yine Anayasa’nın işaret ettiği çerçevede uluslararası sözleşmelerle sınırları belirlenmiş, kişi hak ve özgürlükleri garantiye alınmış olan hukuk sistemi askıya alınmıştır. Bunun yerini ‘Saray’ın taleplerine göre belirlenen, yani aslında ‘fermanlarla’ şekillenen yeni bir hukuk uygulaması devrededir. Hukuki güvenlik denilen ilkenin en önemli yönlerinden biri tabi olduğumuz kuralları önceden bilmektir. O yüzden bilmemizde fayda var. Türk Ceza Kanunu’nu, Ceza Muhakemesi Kanunu’nu ve Terörle Mücadele Kanunu’nu bir yana bırakın; tabi olduğunuz kuralların Saray’ın ‘belirsiz’ ve ‘öngörülemez’ kuralları olduğu gerçeğiyle yaşamaya alışın. Bu hukuk mutlaka bir gün sizi, olmadı bir arkadaşınızı, o da olmadı bir yakınınızı ya da sadece yazılarını okuduğunuz bir gazeteciyi mutlaka ‘vuracaktır.’ Bunu bilmek hukuki güvenliktir işte!

Tahir…

Dündar ve Gül’ün tutuklanmasından henüz iki gün geçtikten sonra bir başka ‘Kırmızı Pazartesi’ daha çaldı kapımızı. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, iki polisin hayatını kaybettiği bir çatışmanın ardından bulunduğu sokakta hayatını kaybetti. Bu öyle bir cinayetti ki iki gün önce tutuklanan Can Dündar ve Erdem Gül’ün öldürülmeyip tutuklanmış olmalarına da sevindik bir süre üstelik!

Olayın üzerinden geçen onca zamana rağmen katillerle ilgili somut bir gelişme olmaması ne kadar tanıdık! CNN Türk’te “PKK terör örgütü değildir” demesinin ardından iktidardaki siyasetçilerin sözleriyle ve medyadaki nefret diliyle hedef haline getirilmesi ve ardından göz göre göre gelen bir cinayet… Ne kadar da tanıdık!

İstikrar mı demiştiniz? İşte devlet, bize tam bir hukuki güvenlik sunuyor hepimize: Saray’ı kızdırırsan hapse girersin, ezberi bozar, koşulsuz barışı savunursan mezara…