Hayat gözümün önünden bir film şeridi gibi akıyor ama tersine bir akış bu. En kötüsü, yazdıklarımızın ne yazık ki olması ve bundan daha da kötüsü buna rağmen bu akışı değiştiremememiz…

23 Martta ‘Bombalar politikası’ yazısında, artık tamamen egemen olanın “Bombalar politikası” olduğunu söyleyerek şöyle devam etmiştim: “Bu, sadece kullanılan aracın ‘bomba’ olmasını gerektirmiyor. Silahların bir bomba gibi seçilmiş tek bir hedefe yönelik kullanılması değil, havada uçuşan şarapnel parçaları gibi ateşlenmesi, silahı ‘bomba’ haline sokuyor… Artık bir olgu olarak, mesela çok yakın zamanlarda karşımıza bir çöp kutusunda ya da tekli şarapnel parçaları olarak bir silahtan fırlayarak çıkacağını tahmin ediyorum… Bombalar politikasının etkisi, sadece sokakları ‘Ortadoğu’ya çevirmekle kalmıyor, aynı zamanda, nerede olursa olsun bütün devletleri de İsrailleştiriyor. Yani artık bütün dünya Ortadoğu, bütün sokaklar Lübnan ve bütün devletler de İsrail.”

Yine bir saldırının ardından, bu sefer 6 Nisandaki yazıda; ‘Burada belki de tek teselli, domino etkisi yapacak eylemin büyük kayıplarla sonuçlanmaması kuşkusuz. Ancak bu durum, bu oyunun biraz da başarısızlığı olarak görülebilir. Bu yüzden, siz hâlâ sokaklarda yürürken, kalabalık bir yerden geçerken, bir futbol maçında ya da bir AVMnin önünde arkadaşınızı beklerken, bu büyük domino taşı oyununun taşlarından biri olabileceğinizi sakın unutmayın’ demişiz.

Film şeridi gibi hayatın akışı devam ederken ‘7 Haziran’ seçimi ile durum, benim neredeyse her konuda ve her zaman nihayetinde ‘sistem’ sorunu diye tanımladığım şeyi de aştı. ‘Yeni Pakistanlaşma’ ile 29 Haziran’da ve özellikle de vurgulamalıyım ki ‘Suruç Katliamı’ndan önce şöyle yazmışım. ‘Bu yüzden, daha uygun koşullarda daha güçlü ortaya çıkan IŞİD aynı özellikleriyle devam edecek ve bu yazının da anlatmak istediği biçimde, evinizin önünde, bir otobüs ya da metro istasyonunda, gezmeye gittiğiniz bir AVM’de ya da herhangi bir kalabalık yerde bomba olarak karşınıza çıkacak. Yani Kobanê’deki katliam her an büyük şehirler ve turistik beldelerde hepimizin karşısına çıkabilir. Geçen hafta Tunus, Fransa ve Kobanê’de gerçekleşen saldırılar henüz sınır ötesinde IŞİD’e destek sürdüğünden ve IŞİD’in buna ihtiyacı olduğundan dolayı buraya sıçramadı. Ancak kısmen de olsa bu destek sona erdiğinde, en fazla bombaların patladığı ülke Türkiye olacaktır. Zaten seçim öncesi Diyarbakır’daki bombalama ve boşa çıkan soykırım provokasyonu, bölgede o sınırların çoktan kalktığını gösteriyor. Bu girişimler, askeri manevra alanı olarak bölgede bütün olarak hareket edildiğini gösterdi.’

Devam ediyor yazı; ‘Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere “artık bütün dünyanın Lübnanlaştığı” bir dönemin ilk kurbanlarından biri olacak bu topraklar. Son seçimde darbe yemiş monarşik rejim hâlâ kendi oyununda ısrar etmeye kalkarsa, bu Pakistanlaşmanın sonuçları daha ağır olacak. Karamsar bir yazı gibi gelebilir size ama bu durumun bir kez daha altını çizmek zorunda olduğumu düşünüyorum. Sadece seçimde oy atma ve çalmayı önleme ile film bitmedi; tam aksine, şimdi başlıyor. Ya her hafta en az 5-6 kişinin yaptığı gibi bana ulaşıp “Güney Amerika’ya nasıl yerleşebiliriz” planı yapacaksınız ya da hep birlikte ve her yerde örgütlenme çalışması. Yoksa çok yakın zamanda gazetelerin sağlıklı yaşam köşelerinin hemen altında “bombalardan kendimizi nasıl sakınabiliriz” pratik tavsiyelerini okur olacaksınız.’

Katliam ‘geliyorum’ dedi

Ne yazık ki film gibi akış devam ediyor. Bu da 21 Temmuzda Suruç Katliamı’ndan hemen sonra ki bir yazıdan; “…görünüyor ki oyun, ‘sistem’ sınırlarını aştı. Son seçim sonuçlarıyla komodinin üstüne bırakılan başkanlık, onlara göre sadece sayılardan ibaret 300-400 kişinin ölümünden sonra yine gündeme gelecek. Her akşam yatarken komodinin üstüne bakıp ‘bugün başkanlık için ne yaptım’ diyenler, her biri ‘yaşama umudumuz’ olan onlarca kişiyi katlettiklerinde ne yazık ki bu pozisyona daha da yaklaşıyorlar. İş çığırından çıktı. Ben bile sistemden değil de onu aşan ‘kişi’den söz ediyorsam, kapitalist sistemin burjuva hukukunu çok arayacağımız günler olacak.”

Yine ara vermeden bu yazıya iki bölüm daha devam edersek; “Bu patlama (Suruç) Reyhanlı Katliamı’ndan da çok farklı. Reyhanlı, Suriye’ye müdahaleye ABD’nin ikna edilebilmesi için, ABD ziyaretinden birkaç gün önce düzenlenmiş, sonuç olarak beceriksiz bir provokasyondu. Burada ise bomba ve katliam tamamıyla iç politikaya dönük bir saldırı. Komodinin üzerine bırakılmış başkanlık, ne yazık ki iki-üç patlamayla ya da birkaç suikastla, yani kamuoyunun geniş bir kesiminin benimsediği birkaç kişinin öldürülmesiyle, ‘açık ve net’ müsait duruma gelecek. Son günlerde iyice sıklaşan ‘organik-inorganik terörizm’ söylemi de bu konuda zaten her zaman hazır bir ittifakı da yanına taşıma hazırlığı.

Yani benim beklediğim yerli bir Fujimori hamlesi. Eski Peru devlet başkanı -ki o başkandı- Fujimori, ‘ülkeyi olağanüstü halden kurtarmak için olağanüstü hal ilan ederek’ yönetimi tek başına devir almıştı. Ekonomik olarak başarılı biri gibi görünüyordu. Buradan farklı olarak ‘Aydınlık Yol’ gerillasını önemli ölçüde etkisiz hale getirmişti ve daha yüksek bir oy oranıyla başkandı. Çok uzun bir şekilde anlatmaya yerim olmadığı için, Fujimori, özetle, yönetimi bütün yetkileri ile devir aldıktan sonra istikrarın devamını sağladı ve şimdi de cezaevinde!”

Aynı günlerde, Özgür Gündem’de Suruç katliamından hemen 3 gün sonra ‘Katliamın amacı ne?’ diye yazmıştım.

“Bombayı bir IŞİD mensubu ya da kendisini IŞİD’li zanneden birisinin patlatmış olması katliamı sorgusuz sualsiz IŞİD’e havale edip lanetlemek yeterli mi?”

Bombayı bir IŞİD mensubu ya da kendisini IŞİD’li zanneden birisinin patlatmış olması katliamı sorgusuz sualsiz IŞİD’e havale edip lanetlemek yeterli mi? IŞİD, bugüne kadar sadece kötü olduğu için mi katliam yapıyor ve insanları hunharca öldürüyor? Bu sorular yanlış anlaşılmasın diyerek başka türlü de sorarsam, IŞİD bugüne kadar neredeyse her eyleminde kör bir şiddet mi uyguluyor yoksa her katliamın askeri ve politik sonuçları ve varmaya çalıştığı amaçları mı var?

Aynı yazının devamında bu soruların cevabı olarak şöyle yazmışım; “…baştaki sorumuza dönersek, ‘Katliamın amacı neydi?’ Yine tersinden sorarak başlayalım. Eğer daha istikrarlı (!), Türkçesi otoriter bir rejim isterseniz ne yapmanız gerekir? Son seçimlerde sonuçlar bunun tersini gösteriyorsa hızlı bir şekilde kalan otoriterinizi de kaybetmemek için ne yaparsınız? Size ihtiyaç duyuracak bir durumun, ‘kaosun’ ve yakında daha da kent merkezlerine yönelecek kör şiddetin durdurulmasında, yangın anında ilk akla gelen siz olacaksınızdır. Daha doğrusu halk doğruyu anlamış olacaktır. Hatta yasanın verdiği yetkiyle Başkumandan olarak ülkeyi bu savaş durumunda sahipsiz bırakamazsınız. Hele koalisyon gibi hiçbir şeyin yapılamayacağı bir ve zaten çok muhtemel koalisyonun bile kurulamadığı bir ortamda bir ‘Fujimori’ye ihtiyaç vardır. Fedakarca bütün yetkileri elinde toplayan bir ‘başkan’a.

Sosyalist gençlere yönelik düzenlenen bu eylemle birlikte, aynı zamanda, ülkenin her zaman sokağı protestolar adına kullanabilen yegane güçler olan solun ve Kürtlerin süregidecek anmalar ve direnişlerine karşı zaten sivil faşist güçler, Gezi’nin aksine, artık hazırlanmış durumdadırlar. Bu çatışma gene bizleri karanlık günlere çekecekken ve  bunu bahane edecek askeri bir darbe yerine, halkın seçtiği bir başkomutanın sessizce seyretmesi beklenemez.”

Fujimori darbesi 

17 temmuzda ‘Temsili Fujimori’ başlıklı Zete yazısında da şunlar var. “Yeni bir seçimde sonuçlar ne kadar değişecek? HDP’nin çok yüksek oy aldığı yerlerde insanlar topyekûn saldırı karşısında, bu saldırının müsebbibi AKP’ye oy verecekler mi? Bunun böyle olacağına inanan, başkalarını geçtim, AKP’liler var mı? Terörize edilmiş bir ortam nedeniyle, eski huzuruna(!) kavuşmak için ne kadar bir yüzde, bir önceki dönem, en azından bölgede sıkça Kürt telaffuzunda bulunan, bugün bundan her yerde vazgeçen bir partiye neden yeniden oy versin? Geriye HDP oylarının azaltılmasının tek çaresi olarak onların öldürülmesi kalmıyor mu?

Bu soruları HDP’ye oy veren Batı’ya iki ayrı biçimde sormalıyız. Daha önceki seçimlerde genellikle AKP’ye oy veren Batı’daki Kürtlerden bu seçimde HDP’ye oy verenler, bu saldırılardan sonra niçin AKP’ye oy versin? Daha önce tek başına hükümet iken sonuna kadar kullanılan iktidar sırasında, onların cezbedici tekliflerine rağmen HDP’ye oy kullananlar şimdi ‘eksik etek’ iktidarda neden AKP’ye oy versin? Özellikle son katliamlardan sonra, daha önce ‘devlet’le pek aynı tutmadığı için AKP’ye oy vermiş olanların, şimdi devletin tamamen kendisi olan bu partiye oy vermesi için nasıl bir tutulma olabilir ki?

HDP’nin oy oranının özellikle Batı’da artmasının en önemli nedenlerinden, ‘okumuş’, ‘solcu’ seçmenin bir kısmı, özellikle liberal olanların, ‘demokratik’ açılımlardan dolayı AKP’ye vermiş ya da ‘yetmez ama evet’ demiş olanların, bu savaş ve baskı konseptinden sonra AKP’ye oy vermesi mümkün müdür?

AKP, MHP’den oy alabilir mi? İktidarın aşağı yuvarlanışına ortak olmak istemeyen MHP, içinde her zaman yatan iktidar aslanına(!) rağmen bu kadar uzak durmasının sonucunda, AKP neden oy alabilsin? Havalanan bombardıman uçakları aynı zamanda ‘Teröristler ile masaya oturan’ AKP yerine ne kadar bir yüzde, tekrardan AKP’ye verecektir?

Belki Saadet-BBP ittifakının temel oyları dışında, baraj nasıl olsa geçilemiyor diye AKP’ye yönlenebilmesi söz konusu olabilir ki zaten BBP’nin bir kısmı AKP içinde yer aldığından, bu da durumu çok fazla etkilemeyecektir; ancak bir ittifak söz konusu olabilir ki ama o da AKP’nin çözülmesinden en fazla yararlanabilecek Saadet Partisi için pek mantıklı olmasa gerekir.

Terörize edilmiş bir ortam karşısında “aman huzur olsun” diyenler de böyle bir durumun müsebbibi bir partiye ne kadar yeniden sığınır? Terörize edilen ortama müdahale edebilecek olanlar, mesela 12 Eylül’de olduğu gibi daha önceki sürecin aktörü olmayanlardır. Bu yüzden buradan da öyle AKP’yi eskiye döndürecek bir oy patlaması beklemek bir hayaldir.

Sorular silsilesine devam edersem; o zaman AKP neden bir yeni, erken bir seçim talep etmektedir? Bu, daha önce bu köşede yazdığım, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek başarıyla uyguladığı dış politikası olan ‘Çözümsüzlük çözümdür’ yönteminin iç politikaya uygulanmasıdır. Çünkü tersinden bakarsanız; “Kürtlere, Alevilere, Laiklere saldırarak radikalleştirilen AKP seçmeninin de, bu kısa sürede pek yer değiştirmesi söz konusu değildir. Yani aynı tablo yeniden ortaya çıkacaktır ve yeniden bir görevlendirme ve yeniden koalisyon görüşmeleri ve bu arada sürekli yerinde duran de facto bir başkan ve hala yapılmamış sayıyorsanız, bir selfie darbe; yani Fujimuro darbesi…

Karikatür demokrasi gittikçe trajediye dönüşüyor ve her gün biraz daha ölüyoruz.”

Katliamların gelişini anlatan, trajedinin tarihçesini anlatan uzun bir yazı oldu ama ne yazık ki trajedi sanıldığının aksine henüz başladı. Bu yüzden bir çok yazımın sonunda söylediğim gibi yine öyle bitirmek istiyorum; Amerikalı Ozan ve işçi lideri Joe Hill idam sehpasındayken söylemişti: “Yas tutmayın örgütlenin”…