18 Ekim günü Armutlu’da bir evin kapısı çalındı. Gazete haberlerine göre bir operasyondu bu ve çok muhtemel polislere göre her gün olmayan ama meslek icabıydı. Ev sakinlerine göre de ise neredeyse rutindi çünkü ne zaman, gazete haberlerine göre Armutlu’ya operasyon yapılırsa ev basılırdı. Evin kızı Dilek Doğan polislere ayakkabılarını çıkarmalarını söyledi ya da galoş giymelerini. Tabii ki sevmiyordu polisleri. Yasal olarak hiç kimsenin hiç kimseyi sevme zorunluluğu yoktu. Ben de hiç sevmiyorum mesela. Başkan deseydi, yani De Facto başkan, o zaman sevmek zorunda olurduk belki ama henüz demedi. Herhalde en yakın muhtarlar toplantısında der. Belki de dedi de ben duymadım. Televizyon seyretmiyorum çünkü. Kan sıçrıyor sehpalara. Ne güzel ki televizyon seyretme zorunluluğu da yok henüz. Çünkü muhtarlara ikametgah alırken bile dayanamıyorum. Başkan nasıl dayanıyor bilmiyorum. De Facto başkan. Adamın da işi zor. O kadar muhtarla konuşmak. Televizyonunu açık gördüğüm bütün arkadaşlar da ben belgesel seyrediyorum diyor nedense. Belgesel yaptığımı bildiği için olacak, ben de hep belgesel seyrediyorum diyor gittiğim berber ama ne zaman gitsem evlenme programı açık. Belgesellerin en çok yılanlı olanlarını seviyorum diyor. Millet olarak yılanlı olanlarına bayılıyoruz sanırım ya da en azından yüzde elliye yakın bir kısmı.

Armutlu’da hayatını kaybeden Dilek Doğan, 23 yaşındaydı. Pek bir şeye sahip değildi ve hatta sabıkası bile yoktu. Beline kadar uzamış kara saçlarını, kara gözlerini ve onurunu saymazsanız. Ama bugünlerde pek matah bir şey sayılmıyor bu. Mısır’da da değil ki ölünce göz yaşlarına boğsun De Factoyu ve De Facto hanımefendiyi. Gelenler yanlarında yine çok muhtemel otomatik silahlar, bombalar, kelepçeler, çelik yelekler, hangi evlerin basılacağına dair liste, kendi evlerindeki mutsuzlukları, doyumsuzlukları, böyle operasyonları kanlı hale getirebilmek için gerekli hınç, vergilerimizden kesilip ödenen maaşların bordroları, her seferinde ya da her gece içlerinden atamadıkları endişe ve korkuları ve belki ceset torbaları ile geldiler ama galoşları yoktu. İkisi ayakkabılarını çıkardı. Bir başkası sırtından vurdu Dilek Doğan’ı. Böyle anlatıyor ev sakinleri!. Sonra telaşla uzaklaştıklarında iki tek ayakkabı kaldı geriye. Karanlık bir Cinderella öyküsü ve ne yazık ki masal değil.

Katil Prens Fatsa’da Atatürk parkında kendisinden ayrılmak isteyen eşini bıçakladı. 16 yerinden. İfadesinde,  “Benden ayrılmak istiyordu. Bana saldırdı, ben de bıçakladım” demiş. Kurbağalar öpülünce prense, erkekler ayrılmak istenince katile dönüşüyor. İfade de önceden hazırlanmış. En azından mapus yatmış birkaç kişiden meşru müdafa hikayeleri dinlenmiş. “Bana saldırdı kendimi korudum” diyor. Bir de bu 16 sayısında da bir hikmet olabilir. Çünkü TRT sanatçısı Hatice Kaçmaz’ı bıçaklayan kişi de 16 yerinden bıçaklamıştı. Bir savcı, ‘Tutku derecesinde aşırı sevgi’ indirimini akla getirmişti. 16, katil prensler için, bir tutku ve sevgi sayısı sanırım. Orada da sebep yine çok önemliydi; kendisiyle evlenmeyi reddediyordu kadın. Bir erkeğin reddedilmesi nasıl kabul edilebilir? Ne yazık ki katil prensler gerçek, kurbağa prensler masal…

Trabzonspor kısa bir sürede altı teknik direktör değiştirdi diyordu haber. Ekmek kırıntıları dökülmesin diye masaya serilmiş bir gazetede okudum. Son teknik direktör Şota’nın basın toplantısında söyledikleri yazıyordu. Gerçekten çok çarpıcıydı. “Trabzon çok mutsuz bir şehir” diyordu. “İlk iki maçı kazandık. Birisi de Beşiktaş maçıydı. Kimse sevinmedi. Trabzon’da herkes mutsuz.” Daha önce uzun süre Türkiye’de futbol oynayan, burada yaşayan Şota’nın bu tespiti son zamanlarda Türkiye için okuduğum en doğru sosyolojik tespitti. Şöyle bir etrafınıza bakın! Kaç kişi var mutlu olan? Bütün hayatları daha fazla para kazanmaktan ibaret, kazansalar da sahip oldukları kendilerine yetmeyen ya da hiç kazanamadıkları halde ve de bu şiddetle para kazanmayı arzulayanlarla dolu bu ülke de kaç kişi mutlu? Üç tarafı erkeksi komplekslerle sarılmış, merkezine saray inşa edilmiş, katliamlar, infazlar, cinayetlerle örülmüş, ev kiraları, kredi kartları borçları, okul ve sonrası sınavlarıyla, iğdiş edilmiş bu hayatta kaç kişi hala mutlu olabiliyor? Bir düşünün, son kez ne zaman gerçekten mutlu oldunuz?

Ve mutsuz sonlarla dolu bu masalı, hayatı değiştirmek için mutluluğu örgütlemekten başka çare var mı?