“Çekilmeden çekilmeye fark var. Tek taraflı bir çekilme olmayacak. Çekilme parlamento kararı ile olacak. Başbakanın ‘çekilsinler, onlara karışmayız’ demesiyle olmaz. TBMM onaylayacak, çekilme komisyonla olacak.” 28 Şubat 2013 tarihinde, Milliyet Gazetesi’nin yayınladığı İmralı tutanaklarının son paragrafında Öcalan’ın bu sözleri yer alıyordu. Öcalan’ı yasal güvence talebine iten, 1999’daki çekilmeydi. Zira o tarihte de geri çekilirken PKK defalarca pusuya düşürülmüş ve yüzlerce militanı TSK tarafından öldürülmüştü. (O çekilme sürecini yaşayan militanların tanıklıklarını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz)

Ne var ki Öcalan’ın talebinin aksine PKK’nin geri çekilmesi hiçbir yasal güvenceye alınmadı, AKP herhangi bir yasa teklifi hazırlamadı ve TBMM bu konuda herhangi bir yasayı da onaylamadı. Neden mi? İki sebebi olabilir. Bir; AKP devlet refleksiyle hareket ediyor ve geleneksel inkârcı politikayı sürdürerek PKK’yi yok hükmünde sayıyordu. O tarihe kadar PKK’lilerle ilgili sadece öldürme ve hapislik öngören yasalar çıkmışken, geri çekilmelerini güvence altına alacak bir yasayı çıkaracak ne cesareti olabilirdi AKP’nin ne de samimi bir barış arzusu. İki; AKP böyle bir yasayı çıkarması halinde PKK’yi “muhatap” almış olmaktan ve milliyetçi muhalefetin tepkisi sonucu oy kaybı yaşamaktan korkuyordu. Nitekim Selahattin Demirtaş’ın 28 Temmuz 2015’te yaptığı açıklamaya göre daha sonra Erdoğan’ın çözüm “masasına” tekme atmasının esas sebebi de buydu zaten. Çözüm sürecinde HDP’nin oylarının arttığını gören Erdoğan şunu söylemiş: “Bize hiçbir faydası yoksa bu işe niye girdik!” Böylece Erdoğan’ın “baldıran zehri” derken “ölümsüzlük iksirini” kastettiğini daha net anlamış oluyoruz.

Öcalan’ın özeleştirisi

Irmaklardan, bataklıklardan, derin vadi ve çetin dağlardan geçerek giden militanlar AKP’ye güvenmiyordu ama talimat Öcalan’dan gelmiş, Kandil de bunu onaylamıştı

Geriye saralım; 2 Nisan 2013 tarihinde hükümet sözcüsü Bülent Arınç Öcalan’ın, çekilmenin TBMM’de teminat altına alınması talebini şöyle yanıtladı: “Bu, hükümetin işidir. Parlamentoda bunun zemini yoktur ve olmamalıdır.” Aynı gün (2 Nisan 2013) KCK’den, Cemil Bayık’tan yanıt geldi: “Gerilla yasal güvenceyi görmeden tek bir adım geri atamaz.” Tıkanıklığı Öcalan’ın 3 Nisan’da PKK’ye gönderdiği mektup çözdü. 21 Nisan’da karakol ve kalekolların yapımına hız verildiği haberleri yayınlanırken, (28 Haziran’da Medeni Yıldırım, Lice’deki kalekol yapımı protestosu sırasında askerler tarafından vurularak öldürüldü) hiçbir yasal güvence, herhangi bir düzenleme olmadığı halde, 8 Mayıs itibariyle PKK militanları kademeli olarak geri çekilmeye başladı. PKK militanlarının bir kısmı çetin doğa koşullarında, TSK’nın herhangi bir provokasyonuyla karşılaşmamak için son derece zorlu ve tedbirsiz yollardan geçerek Kandil’e ulaştıklarında perişan haldeydiler. Irmaklardan, bataklıklardan, derin vadi ve çetin dağlardan geçerek giden militanlar AKP’ye güvenmiyordu ama talimat Öcalan’dan gelmiş, Kandil de bunu onaylamıştı. Tıpkı 1999’da olduğu gibi… Dersim’den Kandil’e kadar, ancak gerillanın yapabileceği uzun yürüyüşün yasal hiçbir güvenceye alınmamasının PKK militanları üzerinde nasıl bir tesir yarattığını tahmin etmek güç değil. “Büyük barış ve önderliğin talimatı uğruna” çıkılan bu yolun ucunda ne olacağına dair belirsizlik hâkimken, Öcalan daha sonra bu konuda özeleştiri verdiğini de açıklayacaktı. Zira 19 Ekim 2009’da yine Öcalan’ın çağrısıyla 8’i PKK militanı olmak üzere 34 kişi Habur’dan Türkiye’ye gelmiş ancak militanların bir kısmı tutuklanmış, bir kısmı da daha sonra Kandil’e geri dönmüştü. Habur’dan gelen militanlardan 62 yaşındaki Lütfü Taş 14 yıl hapis cezası alarak tutuklanmış ve 31 Aralık 2014 tarihinde Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti.

“Öcalan artık bizim tarafta”

PKK militanları yasal güvence olmadan Kandil’e çekilmeye başlarken AKP yanlısı “yorumcular,” “Öcalan artık bizim tarafta” dercesine PKK’yle, Kürtlerle, militanlarla adeta alay ediyor, sürece ilişkin güvensizliği besledikçe besliyordu. Üstelik henüz Kandil yoluna çıkmış olan militanların kafalarında Bülent Arınç’ın 9 Mayıs 2013 tarihinde Koç Üniversitesi’nde bir konferansta söylediği şu sözler şok etkisi yaratmıştı: “Niye gidiyorsunuz, daha karpuz kesecektik deme imkânımız mı var? Cehennemin dibine gitsinler.”

AKP’nin sürece ilişkin tutumu ve genel olarak Türkiye’deki anti-demokratik uygulamaları her geçen gün ülkeyi daha fazla “cehennemin dibine” sürükledi. Elbette Arınç’ın bu sözlerinin fiiliyatta da karşılığı vardı. Öcalan’ın âdemimerkeziyetçi bir Türkiye hedefinden Erdoğan ve AKP’nin ne kadar uzak olduğu Mayıs ayının sonunda gerçekleşen Gezi isyanı karşısındaki tutumunda netleşti. İstanbul başta olmak üzere neredeyse tüm kentlerde, her türlü değeri yerle yeksan edip tek tip bina ve AVM’ler diken hükümet politikasına, gündelik hayat pratiklerinin faşizan bir biçimde değiştirilmesine isyan etti Türkiye. Roboski Katliamı’ndan ötürü bile özür dilemeyen AKP ve sözcüsü Bülent Arınç, Gezi’nin ilk günlerinde özür diledi. Çünkü bu isyanın aktörü esas olarak Türk halkıydı. Kürtler gibi kriminalize edilmeleri zordu. Terörist denemezdi. Bunun yerine Erdoğan, Kenan Evren’den miras kalan “çapulcu” yaftasını kullandı. Sonuç onun açısından hezimetti: milyonlarca insan “çapulculuk buysa, ben çapulcuyum” diyerek bu yaftayı isyankârlığın sıfatı olarak kabullendi.

“Tırnak kesilirse felaket olur”

Daha sonra Cemil Bayık’ın özeleştirisini de verdiği üzere, PKK militanlarının çekilmeye başlamasından sadece üç hafta sonra patlak veren isyana Kürt hareketi, “sürecin” akamete uğraması çekincesinden ötürü potansiyelinin çok azını kullanarak dâhil oldu. Kürt hareketinin bu temkininin bir iç savaşı önlemiş olup olmadığını ancak varsayımla konuşabiliriz ama AKP’nin ve Erdoğan’ın Kürt hareketinin temkini dolayısıyla devrilmekten kurtulduğuna dair çok sayıda değerlendirme yapıldı.

“Türkler de bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım”

Kürt hareketinin Gezi’ye ilişkin tutumunda, 28 Şubat’ta Öcalan’ın Milliyet’te yayımlanan görüşme notlarındaki şu ifadelerinin de tesiri olabilir: “Özal’dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türkler de bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadeleleri bir kenara atmaları lazım.”

Tutanaklarda BDP İmralı Heyeti ile Öcalan arasında “Yeni Türkiye”ye dair fikir alışverişi dikkat çekiciydi. Uzun toplantı boyunca Öcalan, Tayyip Erdoğan’ın başkanlığına da, demokratik bir sistem olarak kurgulanması halinde destek verebileceklerini açıklıyordu. Ancak görüşme boyunca hegemonik bir sisteme müsaade etmeyeceklerini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yapıyordu Öcalan: “Yalnız Başkanlık ABD’deki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi. Bunun adı demokratik meclis de olabilir. Bu da ABD’deki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, Rusya’daki alt Duma gibi olabilir. İngiltere’deki Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDK’yi parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz.”

“Teslim olmaya hazır mısınız?”

Öcalan bu hedefi koyduğunda elbette Erdoğan, 7 Haziran 2015’teki tabloya ihtimal dahi vermiyordu

İşte Öcalan’ın son cümlesi, Erdoğan’ın başkanlık hedefini bertaraf eden mesajı barındırıyordu: HDK’nin parlamentoya uyarlanması! Öcalan bu hedefi koyduğunda elbette Erdoğan, 7 Haziran 2015’teki tabloya ihtimal dahi vermiyordu. Erdoğan uzun bir süre HDP’nin bağımsız adaylarla Meclis’te küçük bir grup olarak varlığını koruyacağını, “çözüm sürecinde” ise Kürtleri asgari bazı haklara ikna ederek başkanlığı önündeki engeli bertaraf edebileceğini düşünüyordu. 26 Ocak 2015 tarihinde YPG, uluslararası koalisyonun desteğiyle IŞİD’i Kobanê’den kovalarken, Türkiye’deki Kürt hareketinin ve IŞİD karşıtlarının Erdoğan’a karşı eli muazzam bir biçimde güçlenmiş oldu. Kitleler HDP etrafında hızla kenetlenmeye başlayınca Erdoğan’ın başkanlık hülyası iyiden iyiye riske girmeye başladı. 7 Mart’ta Adıyaman’da konuşan Erdoğan, Kürt hareketine sert bir “çağrıda” bulundu: “Bu seçimde Türkiye’yi, yeni Türkiye hedeflerini, çözüm sürecini güçlendirmek için hazır mıyız? 400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün. Buna hazır mısınız?” Meali, “benim mutlak karar verici olduğum bir rejime teslim olmaya hazır mısınız?”

On gün sonra HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Gezi İsyanı’na da âdemimerkeziyetçiliği temel hedeflerinden biri olarak belirleyen Kürt hareketine de net bir tercümanlık yaptı: “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın!” bu sözler, aynı zamanda Gezi ruhuna Kürt hareketinden verilen en güçlü katkıydı.

Kin davası

Şu anda Türkiye’de yaşananlar, HDP’lilere nefes aldırmama operasyonunun arkasındaki kinden besleniyor. Davutoğlu’nun toplumu savaşa ikna etmek için kullandığı üzere Ceylanpınar’da iki polisin şaibeli bir biçimde öldürülmesinin davası değil bu büyük operasyonlar. Necip Fazıl Kısakürek’in “gençliğe hitabesini” sık sık iktibas eden Erdoğan’ın kininin davasına tanıklık ediyoruz aslında. Hadise mevcut aşamada bir kan davası değil, kin davasıdır. PKK’nin eylem yapmasından medet umanlar, böylece kin davasının kan davasına da dönüşmesini sağlamaya çalışıyor. Daha önce de yazdığımız gibi PKK’nin yapabileceği en büyük mücadele, tüm tahriklere rağmen ateşkesi sürdürmesi. Fakat barışı isteyenlere, HDP’ye oy veren veya oy vermekten son anda “AKP’yle anlaşabilirler” kaygısıyla vazgeçenlere de büyük bir görev düşüyor: Erdoğan’ı başkan yaptırmama sözünü tutan, oy istediği ve aldığı kesimleri aldatmayan, ilkelerinden sapmayan HDP’yle yan yana durmak. Erdoğan’ı başkan yaptırmamanın bedelini HDP’yle birlikte göğüsleyerek “ona savaş yaptırmamak”. Hepsi bu.