II. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından resmen orduya bile sahip olmayan Japonya, 70 yıl sonra pasifist çizgisinden uzaklaşma sinyalleri veriyor. Başbakan Shinzo Abe’nin partisi, kanun teklifi vererek Japonya Anayasası’nın ülkenin hakim devlet hakkı olan “savaş ve uluslararası çatışmaların çözülmesinde tehdit ve şiddet kullanımını reddetmesi” ile ilgili 9. maddesini yeniden tartışmaya açtı. Hem de halk ve muhalefet partilerinin büyük tepkisini alarak. Peki bu değişiklik Japonya ve belki de müttefikleri için neyi değiştirecek? Gelişmeleri analiz ederek anlamaya çalışalım:

Analize başlamak için en iyi yer, en başıdır belki de. Ve konumuz özelinde bu yer, II. Dünya Savaşı’nın sonu. Japonya, 1945 yılında ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı atom bombalarının ardından kayıtsız şartsız teslim oldu. Atom bombasının yarattığı yıkımı yeniden iyileştirmede ABD’nin işgalinin rolü büyüktü. Hatta ülkenin anayasası bile ilk olarak Amerikan İngilizcesiyle yazıldı ve tercüme edilerek 3 Mayıs 1947’de yürürlüğe girdi.

Aslında Japonya’nın pasifist duruşu, ilk olarak 1950 yılında Kore Savaşı patlak verdiğinde değişime uğradı. Güney Kore için savaşan ABD ve müttefikler Japonya’dan yardım isteyince ülkenin polis gücünden bir rezerv kendini genişleterek, 1954 yılındaki resmen oluşacak Öz Savunma Güçleri’ne (İngilizcesi SDF) dönüştü.

japonya pilotlar askerler ordusuBu anlamda Japonya 1954’ten beri tamamen pasifist sayılmazdı. Ama Japonya yaklaşık 50 yıldan fazla bir süredir kara, hava ve deniz olmak üzere 3’e ayrılan öz savunma gücünün yalnızca “öz savunma amaçlı olduğunu” savunarak, bunların rollerinin yalnızca kendisi ve müttefiklerinin saldırı altında olduğu anlarda “zorunlu olduğu kadar az kuvvet” kullanmak olduğunu deklare etti. İşte Başbakan Shinzo Abe’nin teklif ettiği değişiklik tam da bu rol tanımı üzerine.

Japonya’nın çift meclisli sisteminden geçen iki yasa, Anayasa’nın 9. maddesini ifade olarak değiştirmiyor. Ama “öz savunma güçleri” ifadesinin “kollektif öz savunma güçleri” olarak yorumlanmasının zeminini oluşturuyor ve SDF’nin yabancı topraklarda gerçekleşecek BM onaylı askeri operasyonlara lojistik güç sağlamasının yolunu açıyor.

Bu değişiklik neden yapıldı? Yakın tarihte yaşanan 3 gelişme buna temel oluştuyor: Kuzey Kore ve Çin’in 1990’ların ortalarından itibaren askeri alanda davranışları, 2010’da Çin ile Batı Çin Denizi’ndeki adalar üzerine yaşanan gerginlik ve 2013 Ocak’ta IŞİD’in Cezayir’de bir rafineride rehin aldığı 2 Japon vatandaşını öldürmesi. Başbakan Shinzo Abe’nin resmi görüşü, bu tehditlere karşı Japonya’nın daha çok manevra kabiliyeti kazanabilmesinin gerekliliği gibi duruyor.

Öyle ki Japonya bu değişiklikler sayesinde Kuzey Kore’ye karşı Güney Kore’ye lojistik destekte bulanabilecek, Kuzey Kore’den ABD’ye fırlatılan bir füzeyi düşürebilecek, vatandaşları yurtdışında kaçırıldığında kurtarma operasyonu düzenleyebilecek ya da ABD ve diğer müttefik güçlere bölgesel çatışmalarda tam kapasite askeri destek verebilecek.

Nükleer silahı hatta uçak gemisi bile olmayan Japonya’nın Doğu Asya gibi çetin bir bölgede ABD ve uluslararası kamuoyunun desteği dışında hayatta kalmasının mümkün olmadığını düşünürsek, “öz savunma” kavramının önüne “kollektif” kelimesinin gelmesinin masumane bir hareket olduğunu düşünebiliriz. Ama o kadar değil, özellikle bu adımların biraz da ABD için atıldığını okursak. Nasıl mı?

Sorunun cevabı belki de SDF’nin en başta kurulma nedeninde, yani ABD ve müttefiklerin o dönemdeki ihtiyaçlarında. Çin, belki de bu yüzden, Japonya’daki gelişmeler üzerine “Tarihten derin dersler alınmalı” diye yorum yapmıştı.  Kore Savaşı sırasında ABD ve müttefikler Japonya’nın limanlarını üs olarak kullanıp limitli lojistiğinden nasıl faydalandıysa, şimdi de aynı şekilde dünyanın birçok bölgesinde savaşıp sıkı ilişkide oldukları Japonya’dan yardım istiyor olabilirler mi? Japonya’da Anayasa’yı yazan ve sonra SDF’nin kurulmasında büyük etkisi olan ABD’nin kollektif öz savunma kuvvetlerinin yapılanmasında rolü ne olacak? Acaba bu anayasa değişikliği, ABD’nin “Obama Doktrini” çerçevesinde Doğu Asya’da yaşanabilecek çatışmalara direkt müdahale yerine müttefiklerin kendi kapasitelerini geliştirmeye yönelik stratejisinin parçası olabilir mi? ABD hem sadık bir müttefikinin askeri yükünden kurtuluyor, hem de bu eksiğin doldurulmasında ona destek vererek bundan kar ediyor olabilir mi?

Bütün bunların cevabını önümüzdeki dönemlerdeki gelişmeler ışığında öğreneceğiz ama benim size küçük bir ipucum var: Japonya Başbakanı Abe, Nisan ayında, yani henüz Anayasa’nın 9. maddesini yeniden yorumlayacak yasalar çıkmadan, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Obama ile bir araya gelerek, iki ülke arasında yeni bir stratejik işbirliğini başlatacak anlaşmaya imza attı bile!