Pek sevmediğim bir şey yapmak, ‘ders anlatmak’ istiyorum. O kadar katlanılmaz bir duruma geldi yani ama yine de dikkat edin ‘ders vermek’ demedim. Ne olur ne olmaz düşünce özgürlüğü sınırımı aşmamak için!

Dersin adı ‘Düşünce Özgürlüğü’. Üniversitelerde benim derslerime katılan öğrencilerim bilir ki her derse önce mutlaka bir ‘şarkı’ dinleyerek başlarız. Bu geleneğime uyuyorum ve ‘Marseillaise’ ile başlıyorum. Bu şarkının söylenmesini de meşhur Casablanca filminin meşhur sahnelerden birinde Rick’in barındayken Nazilere karşı bütün meyhanedekilerin birlikte söyledikleri sahneyi göstererek başlarız. ‘…Contre nous de la tyrannie, L’étendard sanglant est levé,’*

Rick’in siyah piyanistinin de piyano ile katıldığı, insanın seyrederken Nazilere karşı dayanamayıp dışarı taşan coşkuya kapılıp ‘tekrar çal Sam’ diyeceği bir sahnedir. Dersten çok bir tartışma forumuna çevirmeye çalıştığım derste hemen sorarım; ‘Rick’in barını bir kenara koyun sizce neden Marseillaise ile başladık bu derse?’

‘Düşünce Özgürlüğü’ hakkı tarihte her zaman olduğu gibi iktidarların halkına ‘size şöyle bir hak veriyim gerekirse bana karşı kullanın’ dedikleri filan bir şey değildir. Marseillaise ile başlamamızın nedeni de, bu şarkının 1789 Fransız devrimini simgeleyenlerden biri olmasıdır. Şarkı henüz iktidarın parçası olmadan devrimin ruhunu taşır. Her ne kadar belagatli sözleriyle ‘Eşitlik, Özgürlük ve Adalet’i tam yansıtmaz ama Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerinin simgesidir. Mesela Diderot ve d’Alambert’in ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ felsefesinin, devrimin ana eksenlerinden biri olan bunun hakka dönüşmesinin kuşkusuz simgesidir. Bunun pratik ifadesi Fransız Devrimi sırasında düşünce özgürlüğüne karşı simge olan Bastille hapishanesinin şenlikli bir biçimde yakılmasıdır. İsyanı Fransız devrimine dönüştüren otoritenin ve iktidarın simgesi Bastille hapishanesinin yakılmasıdır. Bu yüzden Marseillaise ile, Fransız devrimi ile ve Diderot ve d’Alambert ile başladık.

Derste sağda solda dolaşıyorum. Casablanca filminin duvarda donmuş sahnesinde Nazi subaylarının barı terk ettikleri an var.

‘Düşünce Özgürlüğü’nün tarihi 1789’dan da önceki belgelere de gider. Hatta Thomas Jefferson’un kaleme aldığı Amerikan bağımsızlık bildirgesi bunun daha da ötesinde ‘Herhangi bir hükümet şekli, bu amaçları tahrip eder bir nitelik kazanırsa, onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi güvenlik ve refahlarını sağlamaya en uygun görünecek ilkeler üzerine dayanan, güç ve yetkiyi aynı amaçla örgütleyen yeni bir hükümet kurmak o halkın hakkıdır’ der. Yani sadece düşüncesini ifade etmek değil değiştirme hakkını tanır.

Yine İngiliz Yurttaş Hakları bildirgesi, 1688’de iktidarın krallığın yetkisini kısıtlarken mesela ‘Son zamanlarda varsayıldığı ve uygulandığı gibi, kralın yetkisine dayanarak, sözde yasaları ve bu yasaların yürütülmesini gereksiz kılma gücü yasadışıdır’ der ve düşünce özgürlüğünü krala bile ‘utanmadan’ doğrudan yöneltme hakkını verir. ‘Krala dilekçe yollamak kişilerin hakkıdır ve bu dilekçeler sebebiyle yapılan suçlamalar ve davalar yasadışıdır’ kuralını koyar.

Bu sadece bunlarla kalmaz, daha da geriye 1215’e Magna Carta’ya kadar da uzanır. Yani ‘Düşünce Özgürlüğü’ iktidarlara karşı neredeyse bin yıllık mücadelenin sonucudur. Bu yüzden hapishaneler yakılmış, saraylar basılmış, meclisler açılmış, bağımsızlık ilan edilmiştir. Bu nedenle insan hakları evrensel bildirgesinin 2 numaralı kuralı AHİM’in 10 numaralı içtihadı bu tarihin neticesidir.

Aynı zamanda burada tek ölçü iktidar olmamaktır. Aynı Fransız Devrimi’nin parçası iktidar olmuş kısmı, Desmoulin Danton’cu olduğu ve yazdıkları nedeniyle giyotine gönderdiğinde ‘Düşünce Özgürlüğü’nün giyotine gitmesidir bu.

Burada dersi bitirir. Belki Casablanca filminin ‘time goes by’ parçasını dinler, bütün sınıftakilerle kahve içmeye giderdik.

Yani iktidarın düşünce özgürlüğü hakkı mı olur yahu? O zaten iktidardır. Onunki güçten doğan düşünce beyanıdır ve bütün iktidarı bağlar. Bir yandan ordun, polislerin, topun, tüfeğin ve bilhassa TOMA’ların olacak, ağzına bakan bir çoğunluk vekile sahip olacaksın sonra senin söylediğinin sadece düşüncelerinin ifadesi olduğunu söyleyeceksin.

Derse devam edersek mesela insan hakları evrensel bildirgesinin 18. maddesi; ‘Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır’ ilkesi bu mücadele ile, bu hakları sınırlayan b bendi otoriter devletlerin ısrarıyla konulmuş ve bu madde neredeyse manasızlaşmıştır. Bu bile ‘Düşünce Özgürlüğü’nün kimin talebi ve kimin sınırlayan olduğunu gösteren başka bir şeydir. İktidarlar düşünce beyanlarıyla tartışmasız bir yapma ediminin ilk harekete geçirici düğmesine basarlar. Bu sonra bazen yasa, bazen baskı bazen mapus, bazen kendi yasalarının bile dışında kendi kitlesini harekete geçirici olarak geri döner. Sözüm meclisten dışarı mesela Hitler’in sadece yaptığı konuşmaların ardından paramiliter saldırılar başlaması tesadüf müdür? Bu konuşmalara düşünce özgürlüğü denilebilir mi?

İktidar “düşüncemi ifade ediyorum” diyemez, o kadar meraklıysa bırakır iktidarı yani topu, tüfeği, mahkemeleri, karar verme çoğunluğunu gelir bu tarafa o zaman istediğini söyler. Erdoğan’ın yargılanmasına neden olan şiiri okuması düşünce özgürlüğüdür. İktidardayken yapılan ‘açık ve net’ ifadeler ise güç beyanıdır. Her şeyi bırakın bir futbol kulübü teknik direktörü ile yapılmış olduğu iddia edilen konuşmadan sonra onun söylediği futbolcunun satın alınması örneği bile ‘güç beyanının’ gücünü gösterir.

Sizin nizam ve intizam içimde ordularınız, polisleriniz, silahlı ya da silahsız güçleriniz, savcılarınız, duruşmalarınız, tebligatlarınız, büyüklü küçüklü medyalarınız, sermayeniz ve erkekliğiniz var. Ezilenlerin bin yıllık mücadele ile elde ettiği ‘düşünce özgürlüğü’ hakkı da bırakın bize kalsın yahu.

*Tiranlık bize karşı,
Kanlı bayrağını kaldırdı.