“Derler ki adaletsizlik yapmak, doğası gereği, iyidir ama adaletsizliğe uğramak kötüdür; fakat buradaki kötülük o iyilikten daha büyüktür. Ve böylece, insanlar hem adaletsizlik yapıp, hem de adaletsizliğe uğradıkça ve birinden kaçınıp sadece diğerine hakim olamadan her ikisini de deneyimlediklerinde şuna karar verdiler: En iyisi aralarında anlaşarak ne adaletsizlik yapmaları ne de adaletsizliğe uğramaları olacaktı. İşte bu, yasamanın ve insanlar arasındaki anlaşmaların başlangıcıdır.” Platon, DEVLET (MÖ 360)

Haziran 2015’te, dünyada hukukun üstünlüğü açısından tarihi önemi olan bir belgenin, ilk anayasa olarak da kabul edilen Magna Carta’nın 800. yılı kutlandı. Tam da aynı günler, bizim de kendi Anayasamızı her zamankine göre daha incelikle ihlal ettiğimiz bir sürece denk geldi. Anayasa, bizim Batı dünyası kadar tecrübeli olduğumuz bir husus değil, Anayasal metinlerle tarihi ilişkimiz hemen hemen 100 yıl kadar geriye gidiyor. Bu sürede de özellikle de kişilerin temel hak ve özgürlükleri konusunda gelişmiş demokrasileri yakaladığımız söylenemez. İnsan hakları ihlalleri konusunda sabıkamız geniştir, zaten bizim Anayasa bir hak verirken, vatandaşına hemen bir de ödev yükler. Aslolan Devlet’tir, bu husus da sürekli hatırlatılır. Bu sebeple vatandaşların ödevlerinde cömert, haklarında cimri bu Anayasa’nın tanıdığı sınırlı özgürlükler ihlal edilebilir, misal Anayasa toplantı ve gösteri yürüyüşü için izin alınmasına gerek yoktur der, tam aksine bir kanun çıkar, idare izin istenmediği için gösterileri yasaklar ; savunma ve adil yargılanma hakkı der, sayısız dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önüne gider, her biri için Devlet tazminatlar öder ama yine de vazgeçmez; ne yaparsak yapalım azalmaz. Ne de olsa bu ülkede Devlet vatandaştan önemlidir ve vatandaş Devlet içindir ve Devletin devamlılığı esastır.

“Ne de olsa bu ülkede Devlet vatandaştan önemlidir ve vatandaş Devlet içindir ve Devletin devamlılığı esastır”

İşte biraz da bu sebeple Anayasanın devletin ve organlarının işleyişine ilişkin hükümleri bu derece yoğun ihlallerden nasiplerini almaz, daha bir saygı ile usulû bir ciddiyet içinde yürütülür. Yani en azından geçtiğimiz Haziran’a kadar teamülün böyle olduğu söylenebilirdi. Nitekim, Haziran seçimlerinde bu yana, yani Anayasanın seçim dönemine ilişkin hükümlerinin uygulanacağı seçim sonrası hükümet kurma/kuramama döneminde Anayasal ilkelerin bu konuda da ihlalini gün be gün gözlemleme fırsatımız oldu.

Başbakan Davutoğlu’nun CHP ve MHP ile yaptığı görüşmelerin olumsuz sonuçlanması ve hükümetin Davutoğlu tarafından kurulamayacağının anlaşılması üzerine görevi hemen iade etmek yerine Başbakan Davutoğlu önce Cumhurbaşkanı ile istişare edeceğini ve “gerekirse” görevi iade edeceğini bildirdi. Oysa, Anayasaya göre görevi derhal iade etmesi gerekmekteydi ve Anayasa hukukçuları kısa bir istişare sonrasında kendisine bu hususu bildirebilirlerdi.

Hükümetin Başbakan Davutoğlu tarafından bir türlü kurulamaması üzerine Erdoğan görevi CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na vermeyeceğini açıkladı. Kılıçdaroğlu seçimden en yüksek oyu alan ikinci partinin başkanı olabilirdi ama Beştepe’yi reddetmişti ve bu sebeple Cumhurbaşkanı kendisine hükümet kurma görevini vermeyecekti. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanına Anayasa tarafından böyle bir takdir yetkisinin verilmediğini tartışacak zaman bile kalmadı zira Erdoğan erken seçim tarihini açıklayıverdi. Kılıçdaroğlu’nun hükümet kurmaya teşebbüs etmesini bile istemediğine göre Cumhurbaşkanı’nın Anayasa ile öngörülmüş olan 45 günlük sürenin sona ermesini de beklemeye ihtiyacı yoktu. 1 Kasım’da erken seçim yapılacaktı.

Anayasa yeniden seçime gidilmeden önce uzlaşılarak parlamentonun kendi bünyesinden bir hükümet çıkarabilmesi için gereken asgari süreyi kısaltma yetkisini de vermemişti cumhurbaşkanına ama bu sorun da bir sonrakinin gölgesinde kalarak unutuldu. Cumhurbaşkanı geçici Bakanlar Kurulu kurmak için başbakan olarak hükümeti kuramayan Davutoğlu’nu atamıştı. Davutoğlu meclisteki parti gruplarının oranına göre belirlenmiş sayıda milletvekiline bakanlık teklifi götürdü. Şimdilik son kıyamet bu noktada koptu zira teklifin partilere değil kişilere yapılması siyasi teamüllere aykırıydı.

Bu kadar ilkenin ihlali beklenmedik biçimde ve birdenbire gerçekleşmedi elbette. Cumhurbaşkanı, ister kabul edilsin ister edilmesin Türkiye’nin yönetim sistemi fiilen değişmiştir diyerek fiili bir durumla yönetilebileceğimizin sinyalini vermişti. Bu fiili durum tespitinin hukuk devleti açısından ne kadar vahim sonuçları ima etmekte olduğu tartışmasını bir yana bırakarak gerçekten de Türkiye’de 2007 yılında bir sistem değişikliğine gidildiğini hatırlamakta fayda var. Cumhurbaşkanlığı seçimini halk oyuna bağlayan bu değişiklik makamın anayasal yetkilerine dokunmadı.

“Parlamenter rejimlerde cumhurbaşkanı tarafsız, yetkisiz ve buna bağlı olarak da sorumsuzdur. Sorumsuzdur çünkü tek başına işlem yapamaz”

Parlamenter rejimlerde cumhurbaşkanı tarafsız, yetkisiz ve buna bağlı olarak da sorumsuzdur. Sorumsuzdur çünkü tek başına işlem yapamaz, yaptığı işlemler başbakan ya da bakanlar kurulu tarafından imzalanır. Hal böyleyken 82 Anayasası cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemleri geniş tutmuş ve bu makama özel bir önem ve güç atfetmiştir ve yetkileri sorumsuzluğu ile orantılı olmayan bir cumhurbaşkanlığı sistemini mümkün kılmıştır.

2007 Anayasa değişikliği ile ise cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi mümkün hale geldi ve halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Halkın doğrudan iradesi ile seçilen bir cumhurbaşkanı için ise parlamenter sistem için fazla olan yetkilerle donatılmış olmak yeterli değil. Bu durumun tek çıkışı olarak da Başkanlık sisteminin görüldüğü ve Haziran seçimlerinin ana tartışmasının bu olduğu bir gerçek. Erdoğan ise halk oyu vasıtası ile elde ettiği bu yetkinin karşılığında gereken sorumluluk ve kurulması gereken denge mekanizmalarıyla hiç ilgilenmeden bunu sonuna kadar kullanmak istiyor. Sistem değişikliği ve fiili durum dediği bu. Sorun bu fiili durumun yarattığı hukuksuzluk ve adaletsizliklerle hiç ilgilenmiyor oluşu.

Oysa, bu fiili durum kendi konumunu da gittikçe riske atıyor. Seçimlerin arifesinde ve sonrasında cumhurbaşkanlığı tarafsızlığına o kadar aykırı davrandı ve seçim sonuçlarını kendi kişiliği ile o kadar özdeşleştirdi ki, hükümetin ya da koalisyonun kurulamamasındaki başarısızlık ne Davutoğlu ne de muhalefet liderlerinin –o kadar büyük çabasına rağmen Bahçeli’nin bile- beceriksizliğine mal edilebilir. Hükümet kurulamaması ve erken seçime gidilmesinin bir faturası olacaksa bu doğrudan cumhurbaşkanlığı makamına yönelecektir. Seçim atmosferini dumana boğan şiddet ve savaş ortamının sorumlusu seçmenin büyük çoğunluğu nezdinde yine cumhurbaşkanının kendisidir. Yaratılan bu atmosferle, hukukun temel ilkelerinin her gün başka bir vesileyle alaşağı edilmesi ile oynanan kumarın riski çok büyük. Zira, can kayıplarına, barış çağrılarına, özgürlüklere müdahalelere itirazlara karşı hep “ama ekonomi çok iyi gidiyor” argümanıyla susturulmaya alışmıştık ama, bu sefer o ekonomi de çok iyi gitmiyor. Ülkenin en doğusunda kapanan kepenklerden tutun da, gittikçe küçülen büyüme oranı, döviz artışları ve kırılgan ekonominin aradığı istikrar tek adamın yetkili olduğu bir Başkanlık rejimi değil. Bu güne kadar kaybedilen canların anlatamadığı gerçeği bu gidişle kaybedilen para anlatacak. Nihayetinde, hukuk sadece insan hayatının değil belki de ondan çok daha fazla ve çok daha kuvvetle malının koruyucusudur. Bir gün herkese lazım olacak.