Geçen haftaki yazıda Venezuela seçimlerinde sağın kazanmasının esas payının ‘Hınzır Obama’ politikasının olduğunu söylemiştim. Çok önce Honduras darbesiyle başlayan domino taşlarının yıkılmasının ardından sona yaklaşan bir taştı bu. Yavaş ama etkili ‘hınzır’ dış politika, neredeyse bütün kıtadaki toplumsal hareketlerin isyanı ile geri çekilen ABD’nin arka bahçesine dönüşünü artık kesinleştirdi. Mahallenin kabadayısı, kahveden arkadaşların toplanıp onu dövmelerinden sonra biraz süngüsü düşmüş ama bu sopadan dersini çıkartıp, en azından daha az küstahça ama etkili bir esnaf ağzı ile mahallede caka satıyor artık. Bu yazıda da bu ‘Hınzır’ politikanın Ortadoğu ve Akdeniz kısmını anlatmak istiyorum.

Arap baharı patladığında herkes oldukça şaşkındı. Araplar zaten isyan edemezdi ve mutlaka komploydu bu. Nedeni de kolaydı ‘ABD’nin bir oyunuydu’. Birçok kimse mesela Mübarek rejimini ABD’nin son dakikaya kadar desteklediğini hatta Mübarek yıkıldığında bile desteklemeye devam ettiğini unutuyordu. Birçok ülke ancak bu destekle ayakta kalabildi. Yani unutulan bir basit soru olarak ‘Neden ABD her istediğini yapan bir rejimi yıkmak istesin?’ sorusu pek sorulmadı. İnsanları bir bilgisayar oyunundaki çizgileri ve yetenekleri belirlenmiş, sayısal ve siyasal yazılımlar topluluğu olarak gördüklerinden ve oyunda Araplara yüklenen bu yetenek olamayacağından yok hükmünde isyanlardı bunlar. Arap Baharı bugünkü durum hangi noktaya gelirse gelsin başlangıcında bal gibi halk isyanıydı.

Akdeniz’e dayanmış neoliberalizm çok uzun yıllara dayalı otoriter rejimin temel ayaklarını sarstı. Hayatı sadece iyi ya da kötü diye iki net kategori ile tanımlayanların anlayamadığı bir şey, otoriter rejimlerin hiç ‘iyi’ tarafının olamayacağını sanmalarıdır. Otoriter rejimler mutlak olarak geniş bir bürokratik kesim yaratmak zorundadırlar. Her şey bir yana eğer herkesi kontrol etmek istiyorsanız, bu sefer kontrol aygıtını büyümek zorundasınızdır ama aynı zamanda onu, kontrol aygıtını da kontrol etmek zorunluluğu da doğar ki bu iktidarların paradoksudur zaten. Ancak bunun ekonomik yönü bu geniş bürokrasinin, ailelerinin, yakınlarının ve bir ilişki yakalanarak her an bu bürokrasinin eteklerinde yer alabilecek olma şansının varlığı geniş bir ‘otoriter rejimi’ destek alanı yaratmasıdır. Yine basit bir şekilde anlatmaya çalışırsak, bir memur aldığı maaştan, mahalle bakkalının, manavın, işportacının, kahvecinin, berberin ve lokanta gibi bir sürü esnafın geçimini sağlar. Bütün onlar aileleri ile birlikte otoriter rejime duacıdırlar. Bu yüzden neoliberalizm ulus ötesi şirketlerin ülkeye girmesine ses çıkarmayan, karlarını paylaşan bu rejimler aynı zamanda siyasal ortaklarının sözlerini dinleyip bürokrasiyi azaltmaya başlamalarıyla birlikte kendi bindikleri dalı kesiyorlardı. Neoliberal politikalarla özelleştirilen bürokrasi içinde yer alamayanları desteğini çekmesi ve hatta muhalif bir alan yaratmasıyla bir isyan durumu ortaya çıktı. Bu, aşırı işsizlik ve mutlak bir ekonomik kriz manasına geliyordu ve bu yüzden bütün Arap İsyanı’nın ilk çıkış noktası Tunus’ta, isyanın bir işportacının kendisini yakmasıyla başlaması da tesadüf değildi. Yine Mısır’da başlangıcından itibaren doğrudan içinde bulunduğumuz El Mahalla tekstil fabrikası 6 Nisan isyanı da tam anlamıyla bu durumu yansıtan bir kalkışmaydı.

Aslında daha ayrıntılı bir şekilde analiz edilmesi gereken bu durumu başka zamana bırakıp, Arap baharının ilk iyimser ve naif havasını tersine çeviren iki tip müdahaleye değinmek istiyorum. Bunlardan biri hiçbir zaman bu yöntemden vazgeçmeyen Fransa’nın Bushvari darbesi ile sürekli bir yıkımın içine atılan Libya’ya müdahalesi, diğeri ise yine kenarda bekleyip Mısır darbesyle yeniden Ortadoğu’da üstünlüğü ele geçiren Obama hınzır politikası. Bu yüzden Latin Amerika’daki domino oyunun bir benzeri burada yaşanıyor ve ne yazık ki bu taşların arasında da biz varız…