7 Haziran sonrasında AKP’nin ulusalcı-milliyetçi güçleri de yanına çekerek oluşturduğu koalisyonun kapsamlı tazyiki ve saldırılarıyla karşı karşıya kalan HDP’nin 24 Ocak’ta gerçekleştirilen 2. Olağan Kongresi’nin, parti açısından bir netlik ayarı işlevi gördüğü söylenebilir.

AKP’nin 7 Haziran’dan hemen önce temel stratejisi HDP’yi Kürdistan’a sıkıştırarak bir bölge partisi haline getirmek ve milliyetçilik-ulusalcılık söylemiyle kuşatıp esas kaidesini sarsmaktı. AKP’nin bu stratejisi tüm yoğunluğuyla devam ediyor. Özellikle HDP’ye yakın sol, sosyalist, demokrat kesimlerin, savaş politikalarına itiraz eden akademisyenlerin her türlü yöntemle yıldırılmaya çalışılmasının sebebi de bu. HDP’yi Kürtlerden ibaret bir siyasi parti haline getirebilirse, onu yalnızlaştırarak ötekileştirmenin ve başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin batısında etkisizleştirmenin mümkün olduğunu düşünen AKP bu konuda nispi oranda da olsa bir ilerleme kaydettiğini zannedebilir. Fakat HDP Eş Genel Başkanlarının kongredeki konuşmaları kadar, kongre salonundaki atmosfer de bu konudaki soğukkanlı duruşun varlığını koruduğunu gösteriyordu.

Kongre salonunun sessizliği

Cizre ve Sur başta olmak üzere abluka altına alınan bölgelerde sivillerin hedef alındığı operasyonlar sürerken gerçekleştirilen HDP kongresinde coşkudan ziyade sorgulayıcılığın hakim olduğu bir gerçek. Konuşmalarda Öcalan’ın ismi geçtiği anlarda atılan slogan ve yapılan alkışlar dışında salondan neredeyse çıt çıkmaması, delege ve katılımcıların, parti yöneticilerinin beyanatlarına odaklandıklarının resmi gibiydi.

Tribündekiler sahnede konuşulan her sözü pürdikkat dinliyor, Ankara ayazına rağmen dışarıda bekleyen yüzlerce insan halay çekmek yerine kendi aralarında süreci tartışıyordu. Elbette öldürülenlerin, yaralananların, gözaltına alınan veya tutuklananların da yarattığı etki üzerine hummalı tartışmalar yaşanıyordu ama İstanbul’dan gelen bir delegenin de söylediği gibi “herkes partiden, bundan sonra ne yapacağımızı anlatmasını bekliyor.”

Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, AKP uygulamalarına yönelik eleştirilerinden ziyade HDP’nin geçmişi ve geleceği üzerine kapsamlı bir konuşma yaparak bu beklentiyi karşılamaya çalıştıklarını gösterdi. Demirtaş’ın konuşmasını iki bölüme ayırırsak, birinci bölümde “HDP nedir” ikinci bölümde ise “Ne yapmalı” sorularına nispeten yanıtlar vardı.

“HDP nedir?”

Demirtaş’ın “HDP nedir” sorusuna yanıtı her zamanki gibi sarihti: “Kürt partisi diyorlar, Kürt partisi var, olmalı da. Bunun bir zararı yok. Biz sadece Kürtlerin değil, Ermeniler, Türklerin, Çerkeslerin de Arapların da partisiyiz. Biz bir din partisi de değiliz ama bütün inançların ve dinlerin de partisiyiz. Gerçek Türkiye fotoğrafı budur. Buna aykırı siyaset toplumun doğasına Türkiye’nin gerçeğine aykırı siyaset yapmaktır. Biz HDP olarak bundan vazgeçmeyeceğiz.”

Devletin uygulamalarının Kürtlerde yarattığı kopuş arzusunu iyiden iyiye artırdığı bir ortamda HDP’nin hâlâ “Türkiyelilik” vurgusu yapması, güncel haliyle Kürt tabanının beklentilerini karşılamayabilir. Ancak HDP’nin bu duruşu, Öcalan’ın teorik temellerini oluşturduğu demokratik ulus-demokratik özerklik projesine taktiksel değil, stratejik bir yakınlığını da ortaya koyuyor. Bölgesel gelişmelere ve ABD ile Rusya’nın mutabık kaldığı PYD ittifakının yaratacağı tesire bakılırsa, Türkiye’nin mevcut savaşı uzatma konusunda ne kadar “mühimmat” sahibi olduğuna dair bir öngörüde bulunmak mümkün.

AKP ve onun etrafında kümelenen savaş koalisyonunun uluslararası alanda bir desteği olmadığı açık. Ancak bu koalisyon, kendi içinde bile (Ulusalcılar, Kemalistler, İslamcılar, Türkçüler vd.) acımasız bir çatışmayı da göze alarak uzun erimli bir savaşa tüm gücüyle sarılabilir. Fakat bu savaşın en azından koalisyonun esas koordinatörü ve bileşeni olan AKP’yi günden güne bitap kıldığı, kılacağı, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın geçtiğimiz haftaki Türkiye temaslarından da anlaşılıyor. Biden’ın Ankara’ya örtük değil açık bir biçimde “bu yolda sizinle değiliz” mesajı verdiği, hükümet kanadı ve medyasındaki homurdanmalardan da çıkarsanabilir zaten.

Savaş koalisyonunun geleceği

Uzun lafın kısası, AKP anti-Kürt ittifak kurduğunu zannederken, günden güne yalnızlaşıyor. Bu yalnızlaşma sadece uluslararası arenada değil, içeride de yaşanacak. Zira AKP’yle anti-Kürtlük üzerinden uzlaşan ulusalcı-milliyetçi cenahın da, bu ittifaka verdikleri katkının bir karşılığını (iktidardan pay) beklediği ve bugün-yarın bu payı istemeye başlayacağı açık. Dahası, AKP’yi, savaş politikasından vazgeçmesi halinde de, anti-Kürtlük üzerinden kendisine yaklaşan güçlerin baskısı bekliyor. Yani AKP bu noktadan sonra savaşta ısrar da etse, çözüm yoluna geri de dönse, sonu belirsiz bir yolculukla karşı karşıya.

Savaş cephesi kendi içindeki dinamiklerle belirsizliğe sürüklenirken, HDP’nin barış ve çözüm blokunun belirleyici aktörü kalabilmesi, kendisi açısından tarihi bir önem taşıyor. Özellikle Demirtaş’ın kongredeki konuşması, HDP’nin bir yandan baskı ve yıldırma politikalarıyla baş etmeye çalışırken esas misyonunu, yani tüm Türkiye’yi kapsayan barış gücü olma kararlılığını sürdürdüğünü gösterdi. HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da Demirtaş’tan önce yaptığı konuşmada 7 Haziran sonrasında yoğunlaşan savaşın AKP ve kendileri açısından muhasebesini şu sözlerle özetledi: “Bu savaşın tek bir kaybedeni vardır, AKP-saray iktidarı. Onlar kaybettiler. Bir halk karşısında hiçbir diktatör daha kazanamadı. Bugün bu savaşın galibi de olamayacak AKP iktidarı. Ama bizler halkların çözüm iradesinin adresi olacağız.”

“HDP ne yapmalı?”

Başta HDP Şırnak milletvekilleri Faysal Sarıyıldız ve Ferhat Encü olmak üzere çok sayıda milletvekilinin çatışma ortamında halkın yanında bulunmak için kongreye katılamadığını biliyoruz. Ancak HDP’nin buna mukabil hem güncel savaşa karşı Türkiye’nin önüne barış alternatifini koyması hem de Türkiye’nin “uzun yolu” için teorik bir yol haritası çizmesi (yerel demokrasi) AKP’nin 7 Haziran’dan bu yana sürdürdüğü tazyikin HDP açısından hükümsüzlüğünü ortaya koydu. Dolayısıyla kongre salonundaki “coşkusuzluk” yılgınlığın değil, soğukkanlılığın ifadesi olarak okunabilir.

Demirtaş’ın konuşmasını iki bölüme ayırabiliriz, demiştik. “HDP ne yapmalı” sorusuna yanıtı şöyleydi Demirtaş’ın: “Türkiye’nin tek Türkiye partisi biziz. Israrla ‘siz bölücüsünüz’ diyenlerin tuzağına düşmeden ülkede yeni bir birlik kurmaya çalıştığımızı anlatmak zorundayız. Birliği iki şekilde sağlayabilirsiniz. Birinci yol tekliği dayatarak, toplumu tekleştirerek birliği sağlayabilirsiniz. Nazi Almanyası da denedi, faturası ağır oldu. Ya toplumu tek bir kimlik ve inanç etrafında buluşmaya zorlarsınız, oradan faşizm çıkar ama toplum korkuyla bir arada tutulur. Türkiye’de bu yapılıyor. Ya bizim savunduğumuz gibi herkesin korkmadan, bir arada yaşayabileceği eşitlik temelinde ortak vatanı, ortak cennete dönüştürebilmiş çoğulcu bir demokrasi anlayışı ile birliği kurabilirsiniz. Biz bunu savunduğumuz için ‘bölücü’ oluyoruz. Asıl bölücü anlayış tekçi anlayıştır.”

Demirtaş’ın özeleştirisi de yeni süreçte takınacakları tutumun açık ilanı gibiydi: ”Her parti kongremizde eksiklerimizi, yanlışlarımızı hep tartıştık. Bu kongremiz de inanıyorum ki 7 Haziran ve 1 Kasım’daki umudu büyütmenin vesilesi olacaktır. Biz demokratik halk iktidarının hep birlikte yönetebildiği bir Türkiye’yi halen kuramamışsak demek ki eksikliklerimiz var. Biz halen iktidarda değilsek demek ki eksikliklerimiz var. Kongreden çıkacak ruhla demokratik halk iktidarına yürüyeceğiz, bu kongremiz buna vesile olsun istiyorum.”

2. Olağan Kongresi’ni çetin bir çatışma ortamında gerçekleştiren HDP’nin, kongredeki kararlılığını ve tekrar hatırlatılan teorik zemini sahada ne kadar etkin kullanacağı sadece partinin değil Türkiye’nin de geleceğini etkileyecek.