Kendi evlatlarından çok başkalarının evlatlarını seven, göstermelik yaslar tutup, bayraklarını kendisinden başka kimsenin tanımadığı isimler için indirip kaldıran bir ülkede gerek siyasilerin gerekse toplumun önemli bir kesiminin Suruç’ta öldürülen gençlerin kendi ölümlerini kendilerinin getirdiğine inanması gayet normal, tıpkı Madımak’ta olduğu gibi…

Düşünen, yazan, üreten, vicdan sahibi, kendileri için değil herkes için daha iyi bir gelecek isteyenlerin sevilmediği bir ülkede devletin evladı kurşunu yiyen değil, kurşunu sıkan olmuştur her zaman. Suruç’taki vahşi saldırıda ölenlerin ölmesinin bile kabahat olduğu bir ülkede, ölenlerin ardından söylenenler, mezarlarının deşilmesi, onlar için üzülenlerin gazlanması, terörist ilan edilmesi yalnız ama güzel bir ülkenin gerçekliğidir.

Sivas’tan, Reyhanlı’ya, Roboski’den, Suruç’a kadar kendi çıkarları gereği bırakın kendi ihmalini itiraf edebilmeyi, öldürmeyi, öldürülenleri yaftalamayı iyi bilir bu cennet vatan. Olayların ardından birlik mesajları verirken toplumu bölmek adına her türlü kötü sıfatı kullanır, katilleri gizler, korur, sonra sessiz sedasız salıverir ve her şey kaldığı yerden devam eder, ölen ölmüştür.

Düşmanlık ve nefret tohumlarının daha ilkokul sıralarında ekildiği, halk söylencelerinde, atasözlerinde, türkülerde yer bulduğu bir ülkenin kültürel genlerinde öyle çok defo varken, yozlaşma ve dezenformasyon alıp başını gitmişken nasıl bir gelecek sorusuna cevap bulmak zordur bu kadim topraklarda.

Hele de her şeyin İslam ile dolanık bir ilişkisi varken, yüzünü dünyanın en kanlı coğrafyalarından birine çevirmiş, geçmişten bir türlü kopamayan bir iktidarla, her geçen gün stratejik bir kuyunun dibini boylamak üzereyiz. Yer üstünde köprüler, gökdelenler, havalimanları ile gelişmişlik vurgusu yapılsa da aklen, vicdanen, hukuken zaten gelişmemişken artık daha da gerilere gidiyoruz. İncitici gelebilir ama kabul edelim, cehaletle sarmalanmış gelişmesi mucizelere bağlı bir ülkeyiz. Çünkü az gelişmiş bir ülkede “gelişmiş” bir iktidarın olabileceğini düşünmek en iyi tanımıyla hayalciliktir.

Niyet HDP’yi kapatmak

Bu yazıyı yazdığım sırada TSK PKK kamplarını birer birer vuruyordu. Muhtemelen Amerika’ya İncirlik Üssü’nü koşulsuz olarak açma karşılığında PKK’yi vurma izni alan geçiş hükümeti, hem Kürtlerin hem de Türklerin barışa dair artan inançlarını yerle yeksan etti.

DIYARBAKIR'DAN KALKAN F-16'LARIN IRAK'IN KUZEYINDEKI HEDEFLERI BOMBALAMASININ ARDINDAN BOLGEDEKI BIRLIKLERDEN DE AYNI NOKTALARA YOGUN OBUS VE HAVAN TOPU ATISLARI YAPILDI. SINIR TABURLARINDAN YAPILAN ATISLARDAN SONRA BOLGEDEN YUKSELEN DUMANLAR DERECIK BELDESINDEN BOYLE GORUNDU. (FOTO: ABDULLAH KAYA/SEMDINLI-DERECIK-DHA)

Dün geceki bombalamanın nedeni HDP’nin sadece bölge partisi olarak değil Türkiye partisi olmayı başaran söylemleriyle ilgili. AKP barış sürecinde milliyetçi oyların MHP’ye, Kürt oylarının ise HDP’ye kaymasına engel olamadı. Vaktiyle barış için zehir içmeye hazır olduğunu söyleyen Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri öncesindeki tutumundan durumun bu hale geleceği az çok tahmin ediliyordu.

İnanmak içimden hiç gelmese de; AKP’nin müzakere sürecinin bir tür oyalama taktiği olduğunu, gerçek barışı değil, AKP’nin aradığı şeyin Kürt oyları olduğunu defalarca yazmış biri olarak yaşadığım hayalkırıklığı Kürtlerin yaşadıklarıyla kıyaslanamaz olsa gerek. Kürtler bundan sonra hangi devlete hangi iktidara, hangi Türk’e güvenecek.

Geçiş hükümeti erken seçimlere kadar Türkiye’yi fabrika ayarlarına geri döndürmek istiyor. Bu nedenle dün geceki bombalamayla sınırlı kalmayacaktır; HDP ve PKK’yi ilişkisi üzerinden ilerlenerek HDP’nin kapatılması için çaba harcanması olası. HDP’yi meclis dışına itmeyi planlayan AKP oylarını geri kazanmayı amaçlıyor. Öte yandan savaşın yeniden başlaması, asker ve polis ölümleri, Batı’daki HDP desteğinin yavaş yavaş azalması demek.

Erdoğan güdümlü geçiş hükümeti Türkiye’nin geleceğine ilişkin en yanlış kararlardan birini alarak tarihe geçmeyi başardı.

BELKİ HERKESİN BİR NEDENİ VARDI AMA…  

Hatırlayacağınız üzere; DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan üçlü koalisyon hükümeti 2001 yılında Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizine neden olmuş ardından üç parti de un ufak olmuştu. Hemen ardından Milli Görüş gömleğini çıkardığını söyleyen AKP sahneye çıktı, hem sosyal hem de ekonomik söylemleriyle pek çok kesimin desteğini almayı başaran parti laik Türkler’in endişeli hal ve söylemleri başta olmak üzere, 28 Şubat süreci gibi pek çok durumu kullanarak kısa sürede mağduriyet üzerinden bir tür cazibe merkezi haline geldi.

Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi, AKP’nin başta Kıbrıs olmak üzere pek çok husustaki “sıfır sorun” söylemleri sadece Türkiye’de değil Batı dünyasında da büyük karşılık bulmuş, Batı’nın hayal ettiği Ortadoğu’ya ilham olacak Ilımlı İslam modeli Avrupa Birliği’nde AKP’ye saygınlık kazandırmıştı. Bütün rüzgarlar AKP’den yana esiyordu adeta.

Bir kısım Sol AKP’nin ilk yıllarından darbecilerle yüzleşeceğine kendini öylesine inandırmıştı ki, kimi zaman evet kimi zaman yetmez ama evet diyerek AKP sandığına güç ve bilgelik kattı. 12 Eylül’de çekilen acılar, unutulmayan işkenceler, öldürülen anne ve babalara, arkadaşlara ilişkin yaşanılan travmaların etkisi altında, darbenin öznelerinden kendi bireysel intikamlarının alınacağını düşünürken elbette haksız değillerdi ancak AKP’nin amacı önündeki engelleri kaldırırken bir yandan kendine kullanıp atacağı taraftarlar bulmaktı. Bir anlamıyla 80 darbesinin neden olduğu büyük travmadan sıyrılamayan pek çok isim -kolay olduğunu söylemiyorum- AKP’ye arka çıkarak Türkiye’nin bugününe de istemeden destek olmuş oldu.

AKP’nin hiçbir zaman daha demokratik daha özgür bir ülke hayali kurmadığı tıpkı bir çoklarının kandırılmaya doyamadıkları kadar net önümüzde duruyor bugün.

AKP’nin Ermeni cemaatinden aldığı destek de benzeri nedenlere dayanıyordu. Ermeniler her ne kadar AKP siyasal İslam’ın bir uzantısı olsa da Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP’nin kendileri için daha büyük bir tehdit olduğuna inanmak istediler. AKP’nin ilk yıllarında Ermeni Patriği hiçbir inançlıdan bir başka inançlıya zarar gelmez demişti. Belki 1915 soykırımının kabul edilebileceğini düşünmüyorlardı ama daha iyi bir yaşamın AKP’yle mümkün olabileceği düşünüldü. Bir başka dine mensup “kapalı” bir toplum oldukları için laik “Türkler”in yaşam biçimlerine gelebilecek baskıları önemsememişti cemaat.  AKP iktidardayken Hrant Dink’in Agos gazetesi önünde öldürülmesi bile cemaatin AKP desteğine pek fazla tesir etmemişti. Gerçi devletin zirvesine kendi bayraklarını dikme gayesiyle Fethullah Gülen Cemaati ve AKP’nin Ergenekon yapılanmasına çomak sokması ve tutuklanan bazı isimlerin Dink cinayetiyle olan ilişkilerinin ortaya çıkması, Ermeni cemaatinin desteğinin sürmesinde etkili olmuştu.

Cemaat ve AKP ortaklığının el attığı meseleler sol ve liberal kesimi de heyecanlandırmıştı. Kimse neyin ne kadar doğru olduğu üzerinde durmadı, eline aldığı ilk taşı en yakınındaki hedefe savurdu.

AKP ve Cemaat ilişkisinin neden olduğu dezenformasyonla gelişen olumsuzluklar netleşmeden önce Türkiye’nin geleceğinin Erdoğan gibi güçlü bir liderle mümkün olabileceğini söyleyip durdu liberaller. Muhafazakar kesimin hor görülmüşlüğüne oryantalist bir batılı edasında yaklaşarak, kendi çıkardıkları günahları hepimizin çıkarmasını salık verdiler. Bu sırada da epeyce göze girdiler, her kesim tarafından dinlenen, hatırı sayılır aydın mertebelerinde bir kat daha yükseldiler. Yanlarına ve hayatımıza yeni, genç isimler kattılar.

 

erdoğan

Bugün Erdoğan’ın gazabına uğrasalar da pek çok gazeteci, Dolmabahçe’deki görkemli Demokratik Açılım kahvaltılarına “seçkin gazeteci” olmanın ayrıcalığıyla katıldı, sadece yandaş olanları değil. O günlerde Kürt gazeteci hapisteydi, bazı isimler işlerinden olmuştu ama kimsenin umurunda değildi. Bir yıl sonra Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklandığında ve ardından Erdoğan’ın kitaplar bombadır açıklamasıyla içlerinden duruma ayanlar olsa da, bazıları Ahmet ve Nedim’in iddianamesini bekleyecek kadar Cemaat ve AKP kıskancına kanmıştı. Gerçekten saf olduklarından mı? Hayır, o zamanlar öylesi makbul idi.

Bu nedenle Ahmet Ümit’in sözleriyle “Bir Kepazelik Biçimi Olarak Gazetecilik” sadece havuz medyasını değil, son on üç yılda gelinen nokta itibariyle -öyle ya da böyle- aslında medyanın tamamını kapsayan bir önermedir. İktidarın baskıları nedeniyle birer birer işlerini kaybeden meslektaşlarına sadece bakmakla yetinen gazeteciler mesleğin yerlerde sürünmesine de katkı sağladılar. Kendi konforlarından ve sırça köşklerinden geri kalmamak için var olmayan bir görüntüyü gördüm diyebilecek kadar fenalaşabildiler. Medya patronları AKP’yle uzlaşmak adına dürüstlük ve vicdandan bihaber isimleri kendi gruplarına kattılar, köşe ve mevkii verdiler. Varlıklarının, gündemde kalmalarının zamanın ruhuyla ilişkili olduğuna inandıklarından, kimileri güçlü olanın yanında saf tutarken, kimi de arayı bozmamak için yazarını çizerini kapının önüne koydu.

Oysa ilk zamanlarda her şey çok şahaneydi… Cengiz Çandar köşesinden çiçeği burnunda Dışişleri bakanı Davutoğlu’na ve Stratejik Derinlik’e methiyeler düzüyor, Hasan Cemal Erdoğan’ın Hasan ağabeyi olarak AKP iktidarına tavsiyelerde bulunuyordu. Nuray Mert AKP’nin iftarlarına giderek pek çoğumuza empati mesajları veriyor, Amberin Zaman, Murat Belge, Oral Çalışlar gibi pek çok isim bir çok konuda iktidarın sözcüsü gibi konuşuyor, Nazlı Ilıcak adeta AKP’yle yatıp AKP’yle uyanıyordu. Bugün muhalif olan bir çok isim de, ne olduğu belirsiz Genç Siviller’in içinde yer alıyor, darbelere karşı yürüyordu. İktidarda AKP vardı ama bütün olan bitenin sorumlusu muhalefetteki CHP’ydi o yıllarda.

Yetmez ama evet demek düşmanımın düşmanı benim dostumdur demenin bir başka yoluydu o yıllarda. Ne yazık ki hayaller gerçeğe dönüşmedi, dönüşmeyeceği aşikardı. Bir çoklarının gördüğü karanlığı aydınlar görememişti ya da görmemek adına kendince “haklı” nedenleri vardı.

Erdoğan’ın kendine inşa ettiği sarayın tuğlalarını bugün muhalif olan pek çok isim tek tek, elvererek inşa ettiler. Güçlü, karizmatik, gerçek bir lider diyerek, sırtını sıvazlayarak Erdoğan’ın kendi gerçekliğine geri dönmesine katkı sağladılar. Davutoğlu’nun Ortadoğu’ya ilişkin yanlışlarına prim verdikleri gibi, Suriye’nin çok kültürlü, çok inançlı yapısından bihaber olduklarından neye mal olursa olsun Esad karşıtlığı seferberliğine giriştiler. İktidarla örtüşen söylemlerine bugün artık malum nedenlerle sahip olamadıkları köşelerinden imza attılar.

suruç APIMAGES

Son on üç yılı özetlemek bu uzun yazıyı daha da sıkıcı bir hale getirir. Türkiye belki hiçbir zaman insanlık onurunun sözden ibaret olduğu bir ülkeden öteye gidememişti ancak durum hiçbir zaman bu denli de vahim olmamıştı. Gelinen noktada sadece tek bir adamı suçlamak yapılan onca yanlışı, yapılamayan onca doğru okumayı maskelemekten öteye geçmez.

AKP iktidarının ilk yıllarında 9-12 yaşlarında olanlar şimdilerde 25 yaşlarındalar. Nasıl oldu da bu hale geldiğimizi sürekli eksen değiştirdiklerinden ya da kandırıldıklarını açık bir dille itiraf edemeyenlerden öğrenmek çok olası değil. ‘Yaşam boyu aydın’ takımının büyük çoğunluğu şimdilerde AKP’yi öyle bir eleştiriyor ki, AKP’nin ilk yıllarında çocuk olanları, aynı moderatörün yönettiği, aynı tartışma programında, aynı isimlerin, aynı sırayla oturarak geçmişte AKP’yi öven konuşmalar yaptıklarına inandırmak pek güç. Öte yandan Türkiye’de neler olduğunun farkında olup, olan bitene sessiz kalmayan, AKP’nin ilk yıllarında 7 yaşında olan Ezgi ve Polen gibi gençler ise ya Suruç’ta vahşi bir saldırıda öldürülüyor, ya çeşitli nedenlerle gözaltına alınıyor, ya da yozlaşmış Türkiye resmiyle bitmeyen bir mücadeleye girişiyor.

Uzun lafın kısası, bugünün Türkiye’si ve İleri Demokrasi’si sadece onların değil, sizlerin de eseri. Kendi eleştirimizi yapmadan, sürekli ve sadece O’nu eleştirmek fayda etmiyor ne yazık ki, özellikle de AKP’nin kök salmasına gübre olan bazıları için.