Baştan söyleyeyim; “Şiir nasıl yazılır?” konulu kitapların hepsini çöpe atın. Roman, öykü, senaryo gibi dallarda bir edebiyat atölyesi oluşturabilirsiniz, doğru. Biraz para kazanmak sizin için harika olabilir; parayı seviyorsanız. Hem bu saydığım üç beş dalın bir algoritması var. Bu da doğrudur. Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne giderek bir Dostoyevski olabilirsiniz. O zor biraz! Sonuçta bir romanın ya da öykünün iskeletini kurmayı size öğretebilirler. E, kaleminiz de biraz kalemtıraş görmüşse, ucu keskinse, pekâlâ vasat yapıtlar çıkarabilirsiniz ki vasat yapıtların sattığı edebiyat tarihinin her döneminde izlenmiş ve belgelenmiştir. Bu da güzel! Oldunuz mu romancı, öykücü, senaryo yazarı. Daha ne istiyorsunuz? Şimdiki adım; güncel bir konu bulup, onu post-modern ve girift öğelerle süsleyip, başı kıçı olmasa da “olduğu kadar” bir eser yaratmak. Durun, durun. En güzeli tarihi bir roman yazmak. Tarihle ve gerçeklerle alakası olmayan, biraz entrika, biraz aşk, biraz kaftan, biraz gül suyu ve çokça çarpıtma… İyi gidiyoruz. Bu senenin modası dini romanlar. Bu da yeni çıktı. Uydurulmuş tarihle dini harmanlayın. Alın size kocaman bir okur kitlesi. Harika(!) Bu kadar roman, öykü, senaryo monoloğu yeter.

Başa dönelim. “Şiir nasıl yazılır?” konulu kitaplar. Çöp, diyorum. Çöp. Cemal Süreya ne diyor; bir bakalım:

Şiir hayatın köpüğüdür. Çağın, hayatın, bütün bilgilerin… Şiir için hayat deneyimi gerek, düşünce, iletişim gerek, her şeye uzanmak gerek.

Yani diyor ki: “Şiir nasıl yazılır?” konulu kitapları okumayın ve yine ”Şiir nasıl yazılır?” başlıklı atölyelere gitmeyin. Hem vakit kaybı hem de paralıysa para kaybı. Şiiri size kimse öğretemez. Şu olabilir: Öğretici konumundaki kişi otuz kişilik bir atölyede klonlama çalışması yapar ve kendi gibi yazan otuz kişi daha yaratır. Kendi beynini varolan otuz beyne işleyebilir. İnsan taklit konusunda ustadır. Cemal Süreya ekliyor:

Hayatın güncelliğidir, hayatın gazetesidir şiir.

Bu sefer ben ekliyorum: Şiir bir serüvendir. Hem okuma hem de yaşama serüveni. Şiir Yazma Sanatı diye bir şey yoktur. Pek tabi dünya ve Türkiye şiirinin geçirdiği evreler tarihsel olarak öğrenilebilir. Pek tabi bu öğrenme süreci içerisinde bir sürü şairle karşılaşıp, onların yapıtlarındaki kullanımlar özümsenip hatta bir süre taklit edilip, kendi üslubuna doğru bir basamak olarak kullanılabilir. Pek tabi bu öğrenme süreci, sanatın ve hayatın diğer dallarıyla desteklenip ortaya fevkalade bir mozaik çıkarmana sebebiyet verebilir. Dahası Cemal Süreya’nın da bahsettiği güncellikle, hayatla ve sözcüklerle yoğurduğun şiirin belki de dünyanın en büyük şiirlerinden biri olabilir. Neden olmasın? Olabilir! Sadece ne olamaz biliyor musun? Kimse kimseye büyük şiir nasıl yazılır öğretemez. Nazım Hikmet zaten Şiir Atölyeleri’nden çıktı. Neruda, “Şiir nasıl yazılır?” adlı ilkokul kitabını okuyarak şiirine vardı. Edip Cansever hem atölye hem kitapla ayrıntıların derinliğini bir kamaşma hali gibi yansıtmayı bildi. Eğer buna inanıyorsanız sanırım başka bir şey yazıyorsunuz ve bu yazdıklarınızı gerçekten şiir zannediyorsunuz. Cemal Süreya’ya tekrar dönelim:

Aslında şiir, dil içinde bir dildir ama kuşdili değildir.

“Çünkü şiir kelimelerin gaz halidir. Roman ve öykü gibi katı değildir. Daha çok bir parfüm sıkımına benzer. Burnunuz o kokunun, yani o şiirin algısını beyninize gönderir ve şiirsel hissiyat o anda başlar”

Şiir dil içinde dildir? Doğrudur. Roman, öykü, senaryo gibi dalların algoritmasından söz açmıştık. Bu algoritmayı şiirde oturtmaya çalışmanız havanda gaz dövmekten başka bir şey değildir. O derece abes, düşünün. Çünkü şiir kelimelerin gaz halidir. Roman ve öykü gibi katı değildir. Daha çok bir parfüm sıkımına benzer. Burnunuz o kokunun, yani o şiirin algısını beyninize gönderir ve şiirsel hissiyat o anda başlar. Bazen tanımlansa da çoğu zaman tanımlanamaz bir duygu çemberi oluşturur. Dil içinde dildir ve kodları roman ve öyküden çok farklıdır. Bir sarhoşluk anının kâğıda dökülmesine benzer bu durum. Hem yazan hem okuyan bu sarhoşluktan payını alır ve keyfe ulaşır. Bir nevi trans halidir. Fakat bu trans hali düz cümlelerle ifade edilmez, tamamen tanrısal bir dille kâğıda dökülür. Bir çeşit tanrı-peygamber ilişkisidir. Eski çağlarda şairleri bir büyücü gibi algılamaları ve bazı dinlerin onları şeytanın yardakçısı gibi görmesi bundandır. Çünkü dizeler bu dünyaya ait değildir. Bu dizeleri kuranlar da bu dünyaya ait olmamalıdır. Kısacası “Şiir nasıl yazılır?” konulu herhangi bir kitabı okumaya başladıysanız ya da okuyacaksanız orada durun. Kitabı yere yavaşça bırakın ve ellerinizi kaldırın. Ellerinizi kaldırmışken tanrıya ya da gök- tanrıya ya da tanrılara ya da sadece göğe odaklanarak kendi şiir serüveninizi kendinizin oluşturacağı gerçeğini kavrayıp bunun için dua edin. Sizin hiçbir yönlendirmeye ihtiyacınız yok. Cemal Süreya’ya bir daha mikrofon uzatalım ve bu yazıyı da burada bitirelim:

Şiir üstüne kafa yormaktan ben şiirin nasıl olması gerektiğini anlamıyorum. Bir sanat üstüne kafa yormak, o sanatın ulaştığı son ucu eski, yeni bütün serüvenlerin zenginliği içinde algılamak, tartışmak gerekir!

Not: Cemal Süreya ile ilgili alıntılar; Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin 64. sayısındaki Metin Necmi Koç’un “Niçin/Nasıl Yazıyorlar(dı)?” adlı dosya için hazırladığı derlemedendir.