Değişik kaynaklarda farklı rakamlar verilse de, Türkiye’de halen 64 iletişim fakültesinin olduğunu varsayabiliriz. Bu okulların çoğunda da “gazetecilik” bölümü olduğunu kabul edersek, kaba bir hesapla her yıl üç-beş bin yeni gazeteci adayı çıkıyor demektir.

Bu yazıda, gençlerin gazetecilik okullarında öğrendikleri ile gerçek hayatın kendilerine sundukları arasında nasıl bir farklılık olduğunu irdelemeye çalışacağız. Bir anlamda, Türkiye’nin bu yeni döneminde değişen gazetecilik kodlarını inceleyip gençlere uyarılarda bulunan bir tür sosyal sorumluluk yazısı bu. Bir başka deyişle, “Hayaller Le Monde, Gerçekler Takvim mi?” sorusunun cevabını bulmaya çalışacağız.

Bundan sonraki sözüm, gazetecilik okuyan ya da yeni mezun olmuş arkadaşlarımıza: İdealist bir genç olarak hayalindeki gazetecilik mesleğini yapabilmek için üniversiteyi kazandın. Hocaların da aslında genel olarak kötü değil, hepsi size nasıl haber yazılacağından gazetecilik etiğine kadar mesleğin evrensel kurallarını dört yıl içinde öğretmek için -belki pek matah seviyede olmasa da- didinip durdular. Mantık gereği, gazetecilikle ilgili son derece sınırlı Türkçe kaynaktan (Herhangi bir kütüphaneye gidip gazetecilik köşesinde neredeyse hepsi aynı konuda yazılmış toplam kaç kitap olduğuna bakmanız yeterli) ülkemizin dinamiklerini de yalayıp yutmuş olman lazım, öyle varsayıyorum. Ve nihayet mezun oldun, muhtemelen heyecanlısın, belki ödül alacağın zaman yapacağın konuşman bile şimdiden hazır. Önünde yazılı basında, internet sitelerinde ya da televizyonda çalışma seçenekleri var. Peki, kitaplarda dört yıl boyunca neler öğrendin ve pratikte özellikle yazılı basında nasıl bir hayatla karşılaşacaksın, haydi şimdi ona bakalım.

1) Gazeteci Nasıl Çalışır?
“Başlangıçta güneş bir toptu” noktasından girelim konuya… Örneğin, Konrad Vakfı’ndan çıkan “Gazetecilik El Kitabı”ndan şunları öğrendin: “Gazeteci sıkıntıya düşmekten korktuğu, başı ağrıdığı ya da bir siyasi partinin veya bir çıkar grubunun yararını düşündüğü için haber gizler mi? Hayır, gazeteci özgür haber iletme hakkını daima göz önünde bulundurmak zorundadır.”

Gel gör ki hayat sana böyle bir imkân sunmuyor canım kardeşim. Yukarıdaki basit gazetecilik işlevini yerine getirirsen, sonun ne yazık ki Can Dündar ve Erdem Gül gibi olabilir. Bugün 32 tutuklu gazeteciyle Türkiye hiçbir dalda yakalayamadığı bir başarıya imza atarak dünyada ilk 10 ülke arasında yer alıyor. Bu arada, kitapta yazdığı şekliyle gazetecilik yapmaya direnip işsiz kalanların listesi de hayli kabarık, bu da lütfen ibret olsun. Başka bir deyişle, hani herkes sana “Çok oku, gazetecilik çok okumaktır” falan dedi ya bu zamana kadar, inanma canım, teoride okuduğunun pratikte hiçbir karşılığı yok. Bak çok açık söylüyorum: Boşuna O-KU-MA!

2) Haberin Doğru Olması
Kemal Aslan’ın “Haberin Yol Haritası” kitabından yine son derece temel noktaları öğrendin: “Haberin doğru olması, haberde verilen bilgilerin doğru olması anlamına gelir. Yani yalan bilgi haberde yer almamalıdır. Bu, hem haberi yazan hem de yayınlayan kurum açısından önemlidir.”

İşte bu embesil düzeyindekilerin anlayabileceği en temel kuralın dahi Türkiye’de karşılığının olmaması mesleğinde rastlayacağın en trajik gerçeklik olsa gerek. Bu konudaki “kreşendo” niteliğindeki örnek, hiç tartışmasız, Gezi zamanı ortaya atılan “Kabataş Fantezisi”. Burayı fazla uzatmayacağım, sen bu örnekten yola çıkarak her gün çok sayıda başka örnek bulabilirsin, ne de olsa sen de “gazeteci”sin artık.

3) İftira, Hakaret ve Kötülemeden Sakınma
Atilla Girgin’in “Yazılı Basında Haber ve Habercilik Etiği” kitabından neler öğrendin neler… Yine özünde bu mesleğin ne kadar basit ve yalın olduğunu gösterircesine şunları okumuşsundur mutlaka: “(…) Bu konular tüm basın ahlâk yasalarında ele alınarak kınanmış ve mesleksel ilkelerin ihlali sayılmıştır.”

Genç arkadaşım, bu noktada da bir soluk al lütfen, zira artık herkes herkese hakaret ediyor, üstelik yanına da kâr kalıyor. Sözgelimi bir köşe yazarı bir başka köşe yazarı hakkında, “İstesek seni sinek gibi ezeriz. Bugüne kadar merhamet ettik de hâlâ hayatta kalabiliyorsun” diyebiliyor. Ya da, basılı olduğu için “gazete” demek zorunda kaldığımız bir gazete, 1 Kasım seçim günü “Gavuru sevindirme” manşeti atabiliyor. Hakkında “yüce yargı” tarafından dava açılanlara ise zaten her zaman atış serbest, vurun abalıya!

Belki duymak hoşuna gitmeyecek ama yeni Türkiye’de gazeteci olmak istiyorsan, ağzını bozman, polemikçi olman, sağa sola istediğin gibi saldırman gerekiyor. Yine bak nereye geldik, unut okulda okuduklarını, unut!

4) Barış Gazeteciliği
Atilla Girgin aynı kitapta anlatır, hatırlarsın: “Nordenstreng’e göre gazetecinin tarafsız kalamayacağı değerler arasında, barışa ilişkin evrensel ölçütler, demokrasi, insan hakları, ulusal özgürlük bulunmaktadır.” Heyhat, sen oyunu kuralına göre oynamak istiyorsan şu manşetleri atan bir gazetede çalışmak zorunda kalabilirsin: “Tam 10 kez uyardık, günah bizden gitti”, “Rus çizgiyi aştı, vurduk”, “Uyardık, vurduk”, “Gereği yapıldı”, “Sabrın Sınırı”…

Kürt sorunu, yazılı basının üzerinde en çok mutabık kaldığı alan olsa gerek. Burada da takdir edersin ki “barış gazeteciliği” kavramından oldukça uzağız. Aslında savaş çığırtkanlığı medyamızın en iddialı olduğu alan olmuştur hep. 1993 yılında Türkiye gazetesi muhabiri Yusuf Sancak Bosna’dan bildirirken, “Cephede bir Sırp vurdum” diyerek medya tarihine adını altın harflerle yazmamış, adeta kazımıştı. Keza, “Kardak Krizi” sırasında Hürriyet’in de kayalıklara çıkıp Türk bayrağını dikmesi ve kudretli devletimizin yapamadığını yapmışlığı vardır. Dolayısıyla, “barışa ilişkin evrensel değerleri” şimdi hemen aklından çıkar lütfen, istirham ederim.

5) Tarafsızlık
“Abi sen de bizi iyiden iyiye cahile bağladın” dediğini duyar gibiyim. Ama meslek kuralları atla deve değil sonuçta, hepsi çok basit, ben ne yapayım? İşte aynı etik kitabında, başka neler okudun, bir göz atalım: “Sağlıklı bir gazetecilik, haberle düşünce (yorum) arasında kesin ayrım yapılmasını gerektirir. Haberler her türlü düşünce ve taraf tutmadan soyutlanmış olmalıdır.” Tahmin ediyorum bu maddeye sen de çok gülüyorsundur.

Sana son dönemin popüler manşetlerinden bir seçki yaptım, lütfen incele ve konuya hemen adapte ol: “Şırraaakk” (1 Kasım seçim sonucu manşeti), “Selo’nun havuz problemi”, “Fitneci, vicdansız, ahlaksız”, “İdamı getirin bu işi bitirin”, “Dış tezgâhın yerli piyonları”, “Domuz yerken Diyanet’e veto”, “ODTÜ’de köpekler serbest”…

Anlayacağın, “tarafsız olmaktan ziyade yaratıcı olursan” yırttın gazeteciliği demektir; hatta bu başlıkları atmak için “keşke reklamcılık okusaydın, daha iyi gazeteci olurdun” bile diyebiliriz. Bu nedenle aziz kardeşim, kitapta gördüğün lütfen kitapta kalsın, sakın zihninde tutmaya çalışma, ruhsal olarak heba olursun. Şeflerine, “Ama bu başlığı atamayız, kitap öyle demiyor, bu başlıkta düpedüz yorum ve hakaret var” falan dersen maazallah dalga geçerler, benden söylemesi.

6) “Basın Dördüncü Güçtür”
Şimdi, detaya girmeden önce anlaşalım, bu (Basın Dördüncü Güçtür) zaten çok eski bir söylem. Ignacio Ramonet’nin, dört güç arasında sıkı bir çıkar bağı olmasından dolayı beşinci gücün yaratılması gerektiğini ortaya atmasından bu yana o kadar uzun zaman geçti ki, bu söylem dahi eskidi. Biz yine de eski 4. güç klişesinden gidelim. Bu konuda neler yazıyordu hatırlarsın: “Yasama, yürütme, yargı güçleri demokrasinin gereğidir ve dördüncü güç (basın) birleştirici ve halk için gözetleyici anlamında kullanılmaktadır.”

Medya patronlarının büyük çoğunluğunun enerji, maden, inşaat, perakende vb. sektörlerde de var olduğu bir ortamda biraz komik kaldı bu okuduğun sevgili dostum. Bir de, senin ders kitaplarında hiç ama hiç okumadığın “kayyum medyası” ve “havuz medyası” kavramları var ki, evlere şenlik. Sen en iyisi gazeteciliği, yükselen değer enerji sektörüne geçmek için paravan olarak kullan, hayatın kurtulsun, bu kıyağımı da unutmazsın artık!

Özetle: Kimse kimseyi kandırmasın lütfen… Gazetecilik hocaları, sizler de öyle afili cümlelerle gençlere Türkiye’de pratik hayatta karşılığı olmayan bilgiler verip kafalarını karıştırmayın. Vereceğiniz en iyi ders, daha ilk gün yatay geçişle başka bir dala yönelmeleri yönünde telkinde bulunmak olacaktır. Çok mu karamsar buldunuz, daha da ileri gideyim o zaman, iletişim fakültelerinin gazetecilik bölümlerinin bugünkü ortamda büyük bölümünün kapatılması gerektiğini de düşünüyorum. Potansiyel işsiz ve mevcut düzeni yeniden üretecek genç beyinler yaratmaktan başka bu bölümlerin ne işe yaradığını bir bilen anlatsın lütfen.

2012 yılında Ertuğrul Özkök oldukça eleştiri alan bir yazı kaleme almış, Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu tarzı gazetecilik anlayışının miadını doldurduğunu ifade etmiş ve şunları yazmıştı: “Gazetecilik anlayışında köklü değişiklikler yapılması gerektiğine inanıyorum. Şimdi genç gazeteciler için ‘rol modelleri’nin ortaya çıkması gerektiğini savunuyorum. (…) Türk gazeteciliğinin yeni kuşakları artık bu iki rol modelini müzelerdeki haklı yerine yerleştirip başka yeni modeller de aramak zorundadırlar.” Ahmet Kaya’dan “kaos manşetleri”ne kadar bu sürece gelinmesinde önemli katkısı olduğu için günahını da, öngörüsü tuttuğu için hakkını da teslim etmemiz gerekiyor. Özkök’ün sözünü ettiği yeni modeller bugün manşetler atıyor, köşelerde ahkâmlar kesiyor, akşamları evlerimize konuk oluyorlar. Özkök, oluşan bu yeni rol modellerle gurur duyuyor olsa gerek. Böylesi bir ortamda gençler de hocalarından deontoloji dersleri alıyor, sonra da sözgelimi TMSF ya da “kayyum medyası”nda çalışmak zorunda kalıyorlar.

Gazetecilik hocaları! Günün birinde, istemediğiniz işlere imza atmak zorunda kalan bir öğrencinizi görüp de, sakın “Ben seni böyle mi yetiştirdim!” demeyin… Gazetecilik mezununun ne yazık ki aldığı eğitimle veteriner olma şansı yok. Ama biz yine de, elini taşın altına koyan tutuklu gazetecileri düşünüp bir selam gönderelim onlara ve Gezi’deki bir sloganı devşirerek bu yazıyı bağlayalım: “Gasteci simit sat, onurlu yaşa!”