Kürtlerin merkeziyetçi, tekçi devlet yapısına itirazları yüzünden büyük bir kuşatmayla karşı karşıya kaldığı bu dönemde, geçmişe dair bilgi yol gösterici olabilir. Örneğin 1915’ten başlayıp 1925’e, ’38’e, ’55’e, ’70’lere ’80’lere, ’93’e ve tüm ’90’lara kadar, yaşanan korkunç deneyimlerin bilgisine başvurulabilir. Yönetmen Özcan Alper’in son filmi “Rüzgârın Hatıraları”nda anlattığı Aram’ın hikâyesi şahsi değil, “farklı” olana cumhuriyetin başından itibaren yaşatılanların özeti örneğin.

Bu devletin nasıl bir “gelenek” kurup bunun ezberi üzerinden belli aralıklarla muhalifleri nasıl bertaraf etmeye giriştiğini, geçmişi bugüne ve geleceğe nasıl taşıdığını anlatan sayısız kitap, film, tanıklık var elimizde. Kimse geçmişte yaşananlara dair bilgiden mahrum değil bu çağda. Tabii, deneyimden süzülmüş bilgiyi nasıl değerlendirdiğiniz önemli.

Devlet, geçmişteki gaddarlığını (deneyimini) şimdinin sopası olarak kullanırken, ezilenlerin geçmiş deneyimleri direniş bilgisi yapmak dışında bir şansı yok. Burada kilit olan, inanmamaktır. Yalana kanmamaktır. Biat, muktedirin yalanına inanarak başlar. Gezi İsyanı sırasında sokakta gördüğümüzün TV ekranlarına nasıl da tersyüz edilerek yansıtıldığını unutursak, şu anda Silopi’de, Cizre’de, Sur’da yaşananlara dair anaakım medyanın kolektif yalanına da peşinen teslim oluruz.

Yüz yıldır devlet ve ona biat etmiş kadrolar aynı yalana birbirini inandırıp, bu yalana iştirak etmeyenleri de hainlikle, işbirlikçilikle, satılmışlıkla yaftalıyor, hedef haline getiriyor; ya tecrit ediyor, ya biat ettiriyor veya hapsediyor. Kutuplaşma ve savaş döngüsünden bir türlü çıkılamamasında, devletin Türkiye’nin batısına Kürtler ve Kürt hareketine dair aksettirdiklerinin hep belli bir alıcı bulmasının da tesiri gözardı edilmemeli. Bugün Kürtlerin belli bir bölümünün yaşadığı “kopuş” sadece devletle değil, devletin uygulamalarından yana tavır alanlarla da. Dolayısıyla aslında Kürtlerle Türklerin değil, baskıcı devlet zihniyetinin yanında duranlarla durmayanların arasındaki kopuşun derinliğinden bahsetmek belki daha doğru olur.

Ölü gibi yaşamak

Öte yandan baskıcı rejimler sadece direneni bertaraf etmeye çalışmaz. Direnmeyene de, bitaraf görünmeye çalışana da hayat tanımaz, onu ölü gibi yaşamaya razı eder. Ölü gibi yaşamaya razı olan veya mecbur kalanlar da elbette direnene uygulanan zulme kılıf uydurmak veya en azından medya eliyle dolaşıma sokulan yalana “inanmak” durumundadır ki, düştüğü zelil durumla baş edebilsin. Fakat savaş hakikatinin üstüne perde çekenler, kendi insanlıklarını da örterler. O yüzden bazen sırf yalana kanmamak bile savaşa karşı direniştir. Aksi ihtimal ise sadece riyakârlıkla değil, işlenen suça iştirak olarak da izah edilebilir.

Devlete biat etmiş, onun gücünün haşmeti karşısında hakikati elinin tersiyle itmiş kesimlerin birbirini ortak bir yalana ikna etmeye çalıştığı bir “toplumsallık” barışı kuramaz. Fakat savaş derinleştikçe korku katmerleniyor, yayılıyor ve barış umudu tükeniyor. Umutsuzlarla dolu bir ülke yarattığınız zaman, iktidarınızı daimi kılma şansızın artar. Yaratılmak istenen tam da bu zaten. Biat umutsuzlukla başlar. Böylesi dönemlerde umudu diri tutmak kadar hayatî olan, etrafına da bu umudu nakledebilmek, yani dayanışmak.

Kürtlerin, Türkiye’nin batısıyla yaşadığı kopuş, birlikteliğe dair umutsuzluk, batıdan bir türlü böyle bir dayanışma hamlesinin gelmemesinden, Kürtlerin barış çağrısına aynı arzuyla el uzatılmamasından da kaynaklanıyor. Fakat umut kadar, umutsuzluk da bir süre sonra dalga dalga yayılıp herkesini içine alan bir kara bulut halini alır, alıyor.

Umutsuzluk içinde, devletin gazabı karşısında teslim bayrağı çektikten sonra, muhalif olana, direnene karşı sayısız argüman bulabilir, geliştirebilirsiniz. Oysa 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakatından, daha doğrusu Mart 2015’te Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” sözünden sonra ibrenin nasıl döndüğünü hatırlamayacak kadar hafızasız olamaz kimse. 7 Haziran’dan sonra savaşın nasıl ve neden başlatıldığını, Suruç ve Ankara katliamlarına giden yolun nasıl döşendiğini anı anına herkes biliyor. Ama nasıl oluyorsa, bir süredir bazı kesimler çok unutkan! Bırakın 1990’ları, 2000’leri, 7 Haziran sonrasını bile “hatırlamıyorlar.”

“Olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, geçen hafta geçen yıl kadar uzak kalıyor” diyordu geçenlerde bir tanıdık ve ekliyordu. Devletin yaptıklarını nedense hatırlamayanlar, Kürtlere atfedilen olayları neredeyse günü gününe hatırlıyor. Bu nasıl bir hafıza peki? Daha doğrusu bu bir hafıza meselesi mi?

Bu tür durumlardaki unutkanlık masumane değil, suçlara dahlin neticesinde verilmiş bilinçli bir karar olmalı. Tıpkı suskunluk gibi. Aslında unutkanlık, geçmişteki veya şimdiki zulme sessiz kalmanın verdiği azabın üstesinden gelme yöntemi de olabilir. Ama bu, pek de halis bir hafıza meselesiymiş gibi görünmüyor.

Kendini insanlığın içinde tutmak

Savaş zamanında barış talep edenler kadar, savaşa karşı durmayıp susanlar da apaçık ortadadır. Ama bu dönemlerdeki suskunlukları da ayırmakta fayda var. Yapılan zulme ortak olmanın gizli hazzını dışavuran suskunluk ile sözden umudunu kesecek kadar ağır bir acıya boğulmaktan beslenen suskunluk iki ayrı insanlık durumu. Fakat karşı kutupta bulundukları halde her iki sessiz grubun giderek akrabalaştığı söylenebilir.

Barışı haykırıp savaşa itiraz etmedikçe, uygulanan zulümden memnun olduğu için sesini çıkarmayan yığınlardan kendinizi ayıramazsınız. Çığlık atmak, itiraz etmek, barışa bir yol bulmaya çalışmak kendini sessizden ayırmanın önemli yollarından biridir. Başkasına uygulanan zulme yüksek sesle itiraz etmek sadece diğerkâmlık değil aynı zamanda insanlığını yitirmemenin de bir yoludur. İktidarın gazabına uğramamak için ortalıkta görünmemeye çalışanlar hiç bu kadar ortalıkta görünmemişti galiba.

Geleceği beklemek

Yeni Türkiye’nin yeni savaşı, kendini belirsizliğin içinde bulduğunu sananlar dışındaki herkes için en belirgin dönem aslında. Şimdi bir kenara pısıp bu fırtınanın geçeceği zamana hazırlananlar, geleceği bekliyor. Geleceğin bugünü geçmişte bırakabileceğini zannediyorlar. Oysa gelecek beklenmez, gelecek yaratılır. Siz yaratmadığınız sürece her daim şimdinin içinde debelenip durursunuz. Bizler şu an, “geçmişteki” büyük katliamların, uzun erimli kuşatmaların gerçekleştirildiği dönemlerde çıkıp itiraz etmeyenlerin, sesini çıkarmayanların veya güçlünün yanında saf tutup mağdura itaat etmesi için teklinde bulunanların geleceğini yaşıyoruz, bunun bedelini ödüyoruz.

Yakın tarih itibariyle söyleyelim; 1990’ların devlet terörüne sessiz kalanların kurduğu geleceği yaşıyoruz şu an. Fakat o günkü uygulamalara destek verenlerin, barış umudu belirdiğinde nasıl bir yenilgi yaşadıklarına, 2013 Newroz’unda tanık olduk. 1990’lardaki uygulamalara omuz verenlerin 2013’te başlayan “çözüm sürecinde” nasıl bir mahcubiyetle arzı endam eylediklerini gördük.

Ama bazılarının barış heyecanı kısa sürdü. Barışın meyvelerini değil, onurlu barış talebinin bedelini göze alma zamanında ortalıkta görünmüyorlar.

Yarın bu fırtına geçtiğinde, tekrar taraflar arasında çözüm masası kurulduğunda, meydana ilk koşup halay başı olacaklarını, kanaat bildirip tezahürat toplayabileceklerini zannedenler, fena halde yanılıyor olabilir. Çünkü bunca tahribattan, toplumsal ayrışmadan, mağduriyetten sonra kimsenin birbirinin yüzüne bakmaya, beraber halaya durmaya mecali kalmayabilir. Kalırsa da barışa ses vermeyenlere o halayda yer olmayabilir.