Nasıl oluyor da bir insan tek başına milyonlarca insanı korkutabilecek bir kudrete sahip olabiliyor? Nasıl oluyor da varlığımızı onun varlığına bağlayabilecek kadar kendi güvenimizden, varlığımızdan, gücümüzden feragat edebiliyoruz? Nasıl oluyor da köpek, fare veya karafatma korkusu olan biri halkın çocuklarını öldürtmekten, savaşları tetiklemekten korkmayabiliyor?

Bizim gibi sıradan insanların elektrik faturasını bile ödememekten korktuğu bir dünyada, nasıl oluyor da o, tahayyül dahi edemeyeceğimiz miktarda halk parasını çarçur edebiliyor? Onun şatafatından nasıl oluyor da gecekondularımızdan, bodrum katlarındaki kiralık apartman dairelerimizden rıza gösteriyor, hatta memnuniyet duyabiliyoruz?

Tek tek sözcüklerimizi bile ayrımcı ifadelerden arındırmak için titizlenirken biz, o nasıl oluyor da binlerce, milyonlarca kişinin inancını meydanlarda ayaklarının altına alıp çiğneyebilecek cesarete sahip olabiliyor? Biz ona niçin biat ediyoruz ve niye onun gücünün üstesinden gelemeyeceğimizi zannediyoruz? Ondaki gücün aslında bizim gücümüz olduğunu nasıl oluyor da unutabiliyoruz?

Mesul olma, mesud ol!

Bir insanın tek başına milyonlarca insanı korkutabilecek kudrete sahip olması, onları yönetebilmesi doğrudan milyonların mesuliyetidir. O mesuliyetten sıyrılmak istiyorsan, tiranı yücelttiğin elleri indirmen yeterlidir. O zaman mesud olacağını göreceksin!

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ali Ağaoğulları’nın öğrencisi olduğum için kendimi şanslı hissetmemin en büyük nedeni, Etienne de La Boétie’yi okumama vesile olması. 1530-1563 yılları arasında yaşamış olan La Boétie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’ini Türkçeye kazandırmış olan Ağaoğulları’nun, ders aralarında iktidar ve rıza üzerine sorduğum sorulara hep “La Boétie’yi tekrar tekrar oku” yanıtını verdiğini hatırlıyorum.

La Boétie, bundan yaklaşık 500 yıl önce, halkın, avuçları üzerinde yükselttiği tiranla, kendi elleriyle yarattığı canavarla nasıl ve neden baş etmesi gerektiğini yalın sorularla izah ediyor.

Cesaretini yanına al!

Zamyatin’in tabiriyle kendisini milyonlara “velinimet” olarak kabul ettirenin tüm gücü, deştiği korkulardan devşiriliyor. “Ben yoksam yiyecek ekmek bulamazsın” diyor. Oysa toprağı ekip biçen, unu eleyen, ekmeği pişiren sensin. “Ben yoksam tedavi olacak hastane bulamazsın” diyor. Oysa hastalıklarının çoğunun kaynağı, onun yarattığı korku ve stres kaynaklı; dert de sende, derman da. “Ben yoksam yaşadığın ülke bölünür” diyor. Oysa her gün seni lime lime edercesine bölen o. “Ben sizi yaradandan ötürü seviyorum” diyor ama aslında sizi, siz onu yarattığınız için “seviyor.” Kötülük yapma kudretini sizden alıyor. Siz o kudreti vermezseniz, tek başına o sadece bir insan. Zekâsı sizinkinden daha üstün değil. Vasıfları tanrısal değil. Ondaki tüm güçler, aslında sizin kendi gücünüz. O gücü geri aldığınızda, kendi gücünüzü, dolayısıyla özgürlüğünüzü geri alacaksınız!

Bugün cesaretinizi, gücünüzü evden çıkarken kapının arkasında bırakmayın, avucunuzun içinde taşıyın! Tiranı tepede tutan ellerinizi aşağı indirince, özgürlüğün çok yakında olduğunu göreceksiniz.

Hasılıkelâm bugün, La Boétie’nin 500 yıl önceki cümlelerini de cebinize koyarak evinizden çıkın: “Tüm bu zarar, bu kötülük, bu yıkım size düşmanlardan gelmiyor; hiç kuşkusuz tek bir düşmandan, yani öylesine yücelttiğiniz, uğrunda cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz o kişiden geliyor. Size böylesine hâkim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var ve herhangi bir insandan daha başka bir şeye sahip de değil. Yalnızca sizden fazla bir şeyi var: O da sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük.”

“Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar fazla gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır? Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir? Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir? Zarar versin diye meyvelerinizin tohumunu dikiyorsunuz. (…)

Ne kadar efendin varsa, o kadar mutsuz olursun!

La Boétie’nin özgürlük tanımını hatırlayarak geçirin bu gününüzü. Çocuklarınızın savaşmak zorunda olmadığı bir ülke düşleyin. Kendinizi şımartın ve şu cümlelerine kulak kesilin:

“Çocuklarınızı onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlarına götürsün diye, katliama götürsün diye, onları tutkularının uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin haz duygularını incelikle ele alabilsin ve pis ve rezil eğlencelerinin içinde yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz. Onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz… Fakat yalnızca onu desteklemezseniz, işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz.”

“İnsanın ne kadar efendisi olursa, insan o kadar kez daha fazla mutsuz olur. Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır; bu durumdan sonra hâlâ yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler.”

“Birbirlerinin benzeri ve yoldaşı olan hırsızlar arasında ganimetin paylaşımında bir çeşit dürüstlük vardır, birbirlerini sevmeseler de hiç olmazsa birbirlerinden çekinirler; birliklerini bozarak kuvvetlerini zayıflatmak istemezler.”

Bugün sen ona kendi kuvvetini bahşetmezsen, o kuvvet sofrasında saadet sürdürenlerin birlikleri hızla bozulacak. Güç ve iktidar yeryüzünün en paylaşılmaz cevheridir. O cevherden olmamak için önce haşince üzerinize gelecektir tiran. Seni korkutmaya çalışacaktır. Sarsılırsan, daha fazla üstüne gelecek ve seni tehlike olmaktan çıkarmak için, elindeki her şeyi almaya girişecektir. Sarsılmazsan, onun aslında bir kediden daha korkak olduğuna tanık olacaksın. Kendini bu tanıklığın zevkini tatmaktan neden mahrum edesin?