16 Ağustos 2015’te önce Muş-Varto’da başlayan ve daha sonra Cizre, Sur, Silopi ve şimdilerde Yüksekova, Bağlar gibi ilçelerde devam eden sokağa çıkma yasakları ve bu esnada yürütülen askeri operasyonlarda yaratılan insani enkazın görünür hale gelmemesi için gazetecilere yoğun bir baskı yapılıyor. Hatırlanacağı gibi 24 Temmuz’da Kandil’e yönelik hava harekâtıyla eşzamanlı olarak özellikle Kürt illerinden haber aktaran pek çok yayının internet erişimi yasaklandı. Silvan’da DİHA muhabiri Serhat Yüce’nin başına silah dayandı, Cizre’de İMC TV kameramanı Refik Tekin bacağından vuruldu, Azadiya Welat gazetesinin yazıişleri müdürü Rohat Aktaş öldürüldü, İMC TV, Türksat’tan çıkarıldı vs. Başta JİNHA muhabirleri olmak üzere bölgede çalışan gazeteciler haber yapma faaliyetleri sırasında gözaltına alınıyor, tutuklananlar oluyor. Devlet, tıpkı 1990’larda olduğu gibi kadrajını kendisinin ayarladığı bir fotoğraftan naklettirmek istiyor savaşı.

FullSizeRender

 

“Sanki bir canavar gelmiş ve…”

Bölgede gazetecilik yaparken baskılara maruz kalan meslektaşlarıyla dayanışmak üzere Türkiye’nin batısında çalışan gazeteciler 7 haftadır “Haber Nöbeti” tutuyor. Her hafta bir grup gazeteci, kendi olanaklarıyla Diyarbakır’a geliyor ve buradaki meslektaşlarıyla beraber habercilik yapıyor. Biz de bu kapsamda geldiğimiz Diyarbakır’da elbette ilk adres olarak üç ay boyunca sokağa çıkma yasağının uygulandığı, yarısının büyük oranda tahrip edildiği Sur ilçesine gidiyoruz. Çatışmaların büyük oranda sonlandığı Sur, 2. Dünya Savaşı sahnelerini aratmayan bir vaziyet içinde. Süs eşyaları sattığı küçük dükkanının önünde bekleyen genç bir esnafın tabiriyle “Sanki bir canavar gelmiş, Sur’u altından tutup ters çevirmiş gibi.” Sur’un görece az tahrip olmuş bir mahallesinin daracık sokağında, dış kapısını açık tuttuğu evinin küçük salonunda kayıtsızca örgü ören İzmirli bir kadınla ayaküstü sohbet ediyoruz. 2Abluka boyunca, gidecek bir yerleri olmadığı için engelli çocuğuyla beraber evde kalan Safinaz, 11 yıl önce evlenerek buraya taşınmış. “ 1990’larda JİTEM tarafından gördüğüm işkencelerden sağ çıktığım için kolay kolay ölmem” diyen mihmandarımız kendisiyle Kürtçe konuşmaya çalışınca öğreniyoruz Safinaz’ın İzmirli olduğunu. 100 gündür yeri-göğü inleten bombardımanın içinden sağ çıkmış olmanın kayıtsızlığı var onun da üzerinde. Gazeteci arkadaşlar kapı komşusuna yönelince, Cizre’de öldürülen akrabalarının taziyesi için Sur’dan ayrıldıklarını söylüyor.

Yeni “Sur” Batıkent

Elinde poşeti, çıplak ayaklarında terliğiyle gülümseyerek ilerleyen bir başka orta yaşlı kadınla daha karşılaşıyoruz daracık bir sokakta. Biz sormadan kendisi giriyor söze: “Ma ne oldu, millet hep kaçtı gitti. Sanki ne olacak. Valla ben hiç korkmadım. Elektrik yoktu, karanlıktı. Ben tek başınaydım. Ama korkmadım. Yani korktum tabii. Valla çok korkuyordum (Gülüyor). Bir gün sokağa çıkayım dedim, bunlar (askerler) gel hele, sen burada ne arıyorsun, dedi. Kaçtım eve girdim yine. Şimdi bizim buradan kaçanlar kalkıp Bağlar’a gitmişler. Bugün haber ettiler, orada da başlamış yasak. Kaçıp buraya gelecekler.”

Diyarbakır içinde kederli bir iç göç yaşanıp duruyor. İnsanlar sürekli yer değiştiriyor. Sur’dan Bağlar’a gidenler şimdi kalacak başka bir yer arayışında. Çatışma öncesinde eve ekmek götürmekte zorlanan aileler şimdi ev kirası, taşınma parası bulmak zorunda. Ablukanın yeni başladığı Bağlar ilçesinin karşısındaki Koşuyolu Parkı tamamen polis ve asker tarafından kuşatılmış, parkın Bağlar’a bakan tarafları brandalarla kapatılmış durumda. Parkın Batıkent tarafında yüzlerce mahalleli tüm gün orada dikilip mahallelerine, evlerine bakıyorlar. Bazen Bağlar sokaklarından birkaç sivilin çıktığını, girişi tutan askerler tarafından arandıktan sonra çıkıp şehrin sessiz kalabalığına karıştığını görüyoruz. Koşuyolu Parkı karşısında mihmandarımızı bir arkadaşı yoldan çeviriyor ve Bağlar’daki evinden hiçbir şey alamadan çıktığı için Kızıltepe’ye bilet kestirebilecek kadar borç para alıyor.

IMG_9125

Diyarbakır’da birkaç gün boyunca görüştüğümüz neredeyse herkesten HDP’ye serzeniş, devlete ise öfke duyuyoruz. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde yaptığımız görüşmede çok sayıda aileye yardım edildiği söylense de, sayıları yüzbinlerle ifade edilen zorunlu göç mağdurlarının ihtiyaçlarının belediyeler tarafından karşılanması pek mümkün görünmüyor.

“Tarih olmayınca geleceği ne yapacaksın”

HDP’ye serzenişin temel nedeni barınak ihtiyaçlarının karşılanamamasıyken, devlete öfkenin sebebi ise malum. Kendisini “Sur aşığı” olarak tanımlayan yaşlı bir Diyarbakırlı omuzlarını silkip gözlerini kısıyor ve kayıtsızca söze giriyor: “Bizi tarihimizden ettiler. Tarih olmayınca geleceği ne yapacaksın!” Geleceğe dair bu “kayıtsızlığın,” akrabalarını, tanıdıklarını kaybetmiş insanlarda sinikliğin ötesinde bir ruh hali yarattığı, yaratacağı herkesin ortak kanaati.IMG_9180

Öte yandan Sur’dan sonra Bağlar, Bağlar’dan sonra ise başka ilçe ve mahallelerde benzer süreçlerin yaşanacağı konuşuluyor. Sur’daki Melik Ahmet Caddesi üzerinde çalışan genç bir esnaf anlatıyor: “Yasak boyunca tanka, topa rağmen her gün gelip dükkânı açtım. Müşteri filan yok ha, açıyorum yine. Bazen bunların (eliyle Sur’da turlayan özel harekâtçıları işaret ediyor) açtırmadıkları oldu. O zaman da geldim, dükkânın önünde durdum. Sokakta durdum. Ma inat değil?” “Sur’da hayat ne zaman normale döner” diye soruyoruz, “daha da normal olmaz” diye kestirip atıyor gülümseyerek.

Diyarbakır’da çatışmaların hissedilmediği bölgelerde elbette hayat “olağan akışında” devam ediyor. Ama o olağan akış sadece görünürde öyle. Evet, esnaf dükkânını açıyor, öğrenciler okula gidiyor, bu yazıyı yazdığım Ofis’teki NetCity isimli İnternet kafede gençler Ahmet Kaya şarkıları eşliğinde bilgisayar oyunu oynuyor ama herkesin üzerinde, daha önce hiç tanığı olmadığımız hüzünle karışık bir öfke öylece duruyor. Oturup uzun, derinlemesine röportaj verebilecek halde değil kimse. Belki de biz gazeteciler bu karmaşa içinde ne konuşulacağını, ne sorulacağını kestiremediğimiz için böyle bir girişimde bile bulunamıyoruz.

İki beklentinin hâkimiyeti

Ankara’dan, İstanbul’dan farklı olarak burada insanların haletiruhiyesi gün içinde, sosyal medyanın akışına göre değil, Sur’dan, Bağlar’dan gelen seslere göre değişiyor. Yarına dair kimsenin net tahayyülü, planı olamıyor.

Aslında Türkiye’yi belirsiz bir geleceğin beklediğini söyleyenler yanılıyor. Çünkü herkesi karamsarlığa sürükleyen bu puslu günler belirsizliğin ta kendisi. Mevcut vaziyet içinde belirli orta veya uzun vadeli herhangi bir siyasi pozisyondan söz etmek mümkün değil. Taraflar karşılıklı olarak kendileri açısından geleceği sarihleştirmeye çalışıyor ve iki taraf açısından da bu belirsizlik hali devam ettiği müddetçe savaş da devam edecek gibi görünüyor. Bu ortamda da halka belirsizliğin çaresizliği ve karamsarlığı kalıyor. Gündelik hayatın akışı da belirsizliğe göre şekilleniyor. O belirsizlik içindeki şekillenme hâlâ en dip noktaya varılmadığı sanrısı yarattığı için herkes bir beklenti içinde. Diyarbakır’da iki farklı beklenti var. Kimisi hâlâ tekrar çözüm masasına dönüleceğini, devletin bu olağanüstü hali daha fazla sürdüremeyeceğini düşünüyor, kimi ise adım adım daha büyük bir savaşa sürüklenildiğini düşünüyor. Galiba Türkiye’nin doğusu ile batısının ortaklaştığı tek şey de bu iki beklentinin aynı andaki hâkimiyeti.