4 Mart 2016 tarihinde atanan kayyum, iki gün içinde Zaman gazetesini Fethullah Gülen cemaatinin AKP’yle başlattığı iktidar çatışmasından hemen önceki fabrika ayarlarına döndürdü. 6 Mart 2016 tarihli Zaman gazetesinin sürmanşeti şöyleydi: “Dokunulmazlıklar kaldırılsın.” Gazetenin logosunun hemen altında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafı ve yanında da spotuyla birlikte manşet: “Cumhurbaşkanının katılımıyla üçüncü köprünün son tabliyesi bugün yerleştiriliyor. Köprüde Tarihi Heyecan.” Sürmanşeti görünce aklıma ilk gelen, yine Zaman gazetesinin 1 Eylül 2012 tarihli manşetiydi. O zamanın Zaman’ının yine logosunun altında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafı vardı ve hemen manşette şu cümleye yer veriliyordu: “BDP’liler siyasetçi olmaktan çıktı dokunulmazlıklar ele alınacak.

zaman

1 Eylül 2012 tarihinde AKP’ye hâlâ yamalı olan Zaman’ın manşeti ile 6 Mart 2016’da cemaatten alınıp dolaylı olarak AKP’ye yamanan Zaman’ın manşetinin aynı olması açıkçası hiç şaşırtıcı değil. Şimdiye kadar cemaat ile AKP arasında bir çatışma yaşanmamış olsaydı, Zaman’ın yayın yönetmeni hâlâ Ekrem Dumanlı olsaydı, 6 Mart 2016’da kayyumun attığı manşetin aynısı atılacaktı: “Dokunmazlıklar kaldırılsın.”

“PKK’lı mıyız ulan!”

Elbette, Türkiye’de iktidara biat etmeyen tüm gazeteciler baskı altında. Bugün cemaat basınıyla Kürt veya sol basının, örneğin Zaman gazetesiyle BirGün, Özgür Gündem veya Evrensel’in ortaklaştığı tek nokta, aynı copun şiddetine maruz kalmaları. “Ortak kader” bundan ibaret. Sonrasında yollar keskin bir biçimde ayrılıyor. Cemaat mensupları hâlâ “biz PKK’lı mıyız ulan” reaksiyonu gösteriyorsa, bu, kendisini nereye konumlandırdığının açık delili zaten. Dolayısıyla şu sıralar sadece polis copuna karşı kısmi bir mesleki “dayanışmaya” tanıklık ediyoruz. Haliyle buna da basın özgürlüğü dayanışması demek biraz sorunlu görünüyor. Gülen cemaatinin ideolojik yapılanma ve iktidar odaklı yönelimi malumken, baskıya karşı “ortaklaşılması” ne kadar, nereye kadar mümkün olabilir?

Zaman gazetesine baskın yapıldığı sırada bir cemaat mensubu açıkça “HDP’nin desteği yarardan çok zarar verir” diye yazıyordu. Bu, bunca baskıya rağmen cemaat mensuplarının hâlâ AKP’yle çatışma öncesi politik tutumunda ısrarcı olduğunu ve hâlâ milliyetçi zeminde meşruiyet bulma zaruretine odaklandığını gösteren çok sayıda örnekten sadece bir tanesi. Cemaatin devlet iktidarıyla değil, AKP iktidarıyla, polisle değil AKP polisiyle sorunu var ve baskıya karşı çektiği “sabır” da devranın dönmesi beklentisiyle, devlet iktidarından pay alma namzetliğini sürdürmesiyle ilgili. Cemaat medyasına “tutsak basın” denebilir ama “özgür basın” denmesi pek mümkün görünmüyor. İsterseniz bu noktada yine hafızaya başvuralım ve cemaat medyasının “di’li geçmiş zaman”daki algısı ve tutumuna dair birkaç küçük örnek daha hatırlayalım.

Tasfiye edilecek gazeteciler listesi

14 Nisan 2009’da başlatılan ve günümüze kadar belli aralıklarla devam eden KCK operasyonlarının ucu 2011-2012 yıllarında Kürt gazetecilere de dayanmıştı. KCK adı altında otuzu aşkın Kürt gazeteci gözaltına alınıp tutuklandığı sırada Zaman gazetesinin o dönemki genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın “Tasfiye edilecek gazete(ci)ler” başlıklı yazısı konuşuluyordu. (4 Mart 2016’da el konulan Zaman gazetesinin web sitesinin içeriği alelacele silinmeye başlandığı için Dumanlı’nın söz konusu yazısının linkini başka bir kaynaktan aktarıyorum.)

dumanl

Dumanlı, yazısında her ne kadar AKP’ye muhalif anaakım medya yazarlarının “okur eliyle” tasfiye edileceğini ifade etse de, yazısından bir süre sonra “tasfiyesine” çalışılanlar Kürt gazeteciler olacaktı. Zaten o yazının içeriğinden çok başlığıyla hatırlanmasının sebebi de bu. Şimdilerde de Dumanlı’nın Zaman’ı kayyumda ama onun 2009’daki “fikirleri” iktidarda. (Gülen Cemaati’nin Kürt meselesine dair fikirleri de iktidarda aslında ama onu ayrı bir yazının konusu yapacağız.)

Dumanlı, bu yazıyı yazdığı Ağustos 2009’da, elbette işaret ettiği tasfiye operasyonunun 7 yıl sonra kendilerini kapsayacağını öngöremeyecek kadar “iktidardaydı.” Mevzu, Dumanlı’nın öngörüsüzlüğü değil şu: İktidarla içli-dışlı gazetecilerin, sebep ne olursa olsun iktidara direnç gösteren meslektaşlarını hedef gösterip kendinden emin bir biçimde tasfiye edileceklerini muştulaması, Dumanlı’nın o yazısıyla beraber ahlakî bir tabu olmaktan çıkarıldı. Cemaatçi ve AKP’li bazı gazeteciler kol kola girip ekranlardan neredeyse tutuklanacak gazetecilerin listesini veriyordu. Şimdilerde, o “zamanlar” beraber liste beyan ettikleri AKP’li gazeteciler onların da isimlerini zikrediyorsa, bu ahlakî çöküntüyü ve enkazı el ele vererek yarattılar.

Bir konferans, bir gol

6 Mayıs 2011 tarihinde Avrupa Komisyonu Genişleme ve Komşuluk İlişkileri Politikası Birimi’nin Brüksel’de düzenlediği “Sesinizi Yükseltin!” (Speak Up!) Balkanlar ve Türkiye’de İfade ve Basın Özgürlüğü” başlıklı konferansa Türkiye’den on kadar gazeteci davet edilmiştik. Basın özgürlüğünün kısıtlanması konusunda namları yürümüş Balkan ülkelerinden de çok sayıda gazeteci, STK’cı vardı. Devasa konferans salonu tıklım tıklım dolmuştu. Prof. Yaman Akdeniz Türkiye’deki ifade özgürlüğü kısıtlamaları üzerine etkileyici bir konuşma yaptıktan sonra sıra biz gazetecilere gelmişti. Her birimizin toplamda üç (3!) dakikalık konuşma hakkı vardı. O üç dakikalık konuşma için günler öncesinden vize başvurusu yapmış, kilometrelerce seyahat etmiştik. Çünkü üç dakika bile olsa, gazetecilere uygulanan baskıyı Brüksel’de anlatmanın önemine inanıyorduk. O yıllarda (2011 ne kadar da eskide kaldı!) hâlâ Avrupa Komisyonu ve Parlamentosu’ndan umudumuz vardı ve Türkiye’deki anti-demokratik uygulamaları onlara aktarmanın bir çare olduğuna inanıyorduk.

Konferansın en “renkli” konuşmacısı Adıyaman Gerger Fırat gazetesinin sahibi Hacı Boğatekin’di. Boğatekin, meramını anlatmak için çırpınıyordu ama nafile. Yaşadıklarını üç dakikaya sığdırması imkânsızdı. Zira Boğatekin, 4 Ocak 2008 tarihli yazısına “Feto ile Apo” başlığı attığı için zaman kaybettirilmeden tutuklanıp Kahta cezaevine konmuştu. Daha sonra tahliye edilse de dönemin Hocaefendi’si Gülen’e “Feto” demenin bedelini epeyce ağır ödemişti. Hakkında 23 soruşturma ve 16 dava açılmış ve toplamda 11 yıl hapisle cezalandırılmasına hükmedilmişti. Nasıl ki şimdilerde gazeteciler, cumhurbaşkanıyla ilgili yazdıkları yazıları yayınlamadan önce avukatlara okutuyorsa, o zaman da Gülen’le ilgili yazılar matbaadan önce avukatlara giderdi…

Konferansta üçer dakikalık konuşmalarımızda en ikna edici örnekleri vererek Türkiye’de gazetecilere uygulanan baskıları anlatmaya çalışıyorduk. Derken, söz sırası Cemaat’e yakın bir gazeteciye geldi. Duru İngilizcesiyle üç dakikaya çok sayıda iddia sığdırdı. Mealen: “Evet, Türkiye’de gazetecilerin yargılandığı, hapis yattığı doğrudur. Ancak bunların çoğu gazetecilik faaliyeti dışında… Ayrıca hükümete yakın gazeteciler de yargılanıyor.” “Hükümete yakın olup da hapiste tutulan herhangi bir gazeteci var mı?” diye soramazdık. Keza, hükümete yakın olup da haklarında dava açılan gazetecilerin çoğunun hakaret, özel hayatı ifşa vs. suçlarından tutuksuz olarak yargılandığını da söyleyemezdik. Çünkü üç dakikamızı, son dakikada böyle bir gol yiyeceğimizi düşünemeden, pervasızca kullanmıştık.

Cemaat-AKP ittifakının başarıları

Konferanstan 10 ay kadar sonra, Aralık 2011’de KCK adı altında Kürt gazetecilere büyük bir operasyon gerçekleştirildi. Otuzu aşkın gazeteci gözaltına alındı. Kürt gazeteciler not defterleri üzerinden bile kriminalize ediliyor, haberlerde aldıkları notlardan ötürü örgüt üyesi olmaktan yargılanıyor, AKP ve Cemaat basını karalama kampanyalarında hudut tanımıyordu. Cemaatin TV kanallarında dönen dizilerde Kürt hareketi mensupları kılıktan kılığa sokuluyor, ırkçı söylemler dizboyu gidiyordu.

Aynı dönemde Kürt basınıyla ilişki kuran Türk gazeteciler de “yaklaşırsanız yanarsınız” tehditleriyle karşı karşıyaydı. Ahmet Şık gibi bazı gazeteci arkadaşlar ise Gülen cemaatinin uygulamalarını tespit ettikleri için apar-topar hapse atılmıştı. Kürt ve solcu gazeteciler (aralarında solcu olmayıp Cemaat-iktidarla ihtilafa girdiği için hapse atılanlar da vardı) çoğunlukla uydurma, manipülatif haber ve manşetlerle, CD’ler, sahte e-mailler, şifreliymiş gibi sunulan sıradan telefon konuşmaları, veri bellekleri üzerinden pervasızca hedef gösterilirken, örneğin Azadîya Welat yazıişleri müdürü Vedat Kurşun’a 166 yıl 6 ay hapis cezası veriliyordu. Cemaat-hükümet ittifakı karalama konusunda hakları teslim edilmesi gereken bir başarı elde ediyordu.

Zaman’la dayanışmanın zamanı mı?

Söz uzadı, başa dönüp bağlayalım yazıyı. Zaman Gazetesi’ne 4 Mart’ta kayyum atanması ve gazete çalışanlarının uğradığı polis şiddeti zorunlu bir tartışmaya kapı aralıyor: AKP’yle iktidar ortaklığı yaptıkları dönemde muhalif gazetecilere uygulanan cadı avının yürütücülerinden olan Zaman’la dayanışmanın “zamanı” mı, değil mi? İki temel yaklaşımdan yaygın olanı şu: “Ne haliniz varsa görün.” Bu kesim içinde bir zamanlar cemaatin hedef aldığı gazeteciler de var. Diğer kesim ise “mesele cemaat değil, basın hürriyeti” diyor ve bunu söyleyenlerin içinde de bir zamanlar cemaatin hedef aldıkları var.

Elbette Zaman gazetesi önünde eğer kadınlar kaşları yarılıp yerlerde sürükleniyor, gazlanıyorlarsa, onlara “oh” çekmek “ilkesel tutumla” değil ancak ve ancak “öfkesel tutumla” izah edilebilir. Bu öfkeyi gidermek de Gülen cemaatinin sırtındaki yüktür. Bu yük pek hafif değil. Çünkü Gülen cemaatinin varlık sebebiyle ilgili bir yük bu. Zira Gülen cemaatinin AKP’yle çatışmasının başlangıcı, devlet iktidarından daha fazla pay istemesine dayanıyordu ve “devran döndüğünde” de cemaatin iktidar hevesinin yeniden dirilmeyeceğine, muhaliflere yönelik cadı avında yine başı çekmeyeceğine dair herhangi bir veri yok elimizde. Açık konuşalım: Gülen cemaati Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin değil, kendi iktidar arzusunun mağduru. AKP’yle iktidar pastası için mücadele içine girdiler ve şimdilik yenilmiş görünüyorlar. Dikkatlerden kaçmıyor: Cemaatin kendisi baskı altında ama fikirleri iktidarda. AKP, bizzat cemaatten öğrendiği yöntemleri karşı silah olarak kullanıyor. İktidar odaklı mücadele yürütenlerin muvaffak oldukları zamanlar da olur, yenildiği zamanlar da. Gerçek dayanışma ise iktidar odaklı değil, demokrasi ve barış odaklı gazeteciler arasında daima devam eder. Cemaat mensubu veya sempatizanı gazeteciler böyle bir noktaya gelebilir mi? İmkânsız değil ama onlar açısından hâlâ “zamanı” değil.