selahattin-demirtas

Rusya’ya gerçekleştirdiğiniz seyahatten sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere iktidar tarafından açıkça hedef gösterildiniz ve “hainlikle” suçlandınız. Türkiye’yle gerilimi devam eden Rusya, Türkiye’ye karşı “Kürt kartını” mı kullanmak istiyor? Moskova nasıl bir hesap yapıyor ve siz hangi noktada duruyorsunuz?

Geçen yıl da Rusya’ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Dışişleri Bakan Yardımcısı’yla görüşmüştüm. Elbette Rusya’nın Ortadoğu, Suriye ve Türkiye’yle ilgili belli hesapları, politikaları var. Fakat ne bizim buna alet olacak bir duruşumuz ne de Rusya’nın bize böyle bir yaklaşımı oldu. Hatta Lavrov, görüşmemizde, özellikle Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de size “Kürt kartı” olarak bakmıyoruz yaklaşımında bulundu. Zaten HDP’nin de Türkiye’ye karşı bir ilişkiye girmesi mümkün değil. Başbakan ve hükümet son derece duygusal, politikası iç kamuoyuna seslenen, çocukça bir tavırla HDP’nin diplomatik çalışmalarını eleştiriyor. Hükümet Rusya’yla temas kurmak için can atıyor. HDP’nin böyle bir dönemde itibar görmesi hükümeti çıldırtıyor. Aslında yapılanın ihanet olmadığını, olmayacağını onlar da çok iyi biliyorlar.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Rusya’yla ilişkilerin iyileşeceğini ifade ederken Moskova’nın yaptırımlarına her gün yenisi ekleniyor. Rusya’yla Türkiye arasındaki gerilim Kürt siyasetini nasıl etkiliyor?

Türkiye, Rusya’yla arayı düzeltmek istiyor. AKP, tabiri caizse “hain” olabilmek için can atıyor. Ama Rusya’nın işi ağırdan aldığı söylenebilir. Rusya AKP hükümetinin bu vahim hatasının tadını çıkarmak istiyor. Misillemeyle bu işi geçiştirmek istemiyor, Ortadoğu’da Rus etkinliğini artırıp Türkiye’nin etkinliğini azaltacak kadar zamana yayılmış bir yaptırım süreci izleyecekler. Dolayısıyla gerilimin düşmesi şu an Rusya’nın da çok arzuladığı bir şey değil.

Sizin Rusya ziyaretiniz hedef gösterilmenize sebep oldu. Peki, bu ziyaretinizin Kürt siyaseti açısından faydası ne oldu?

Gittiğim her yerde diyorum ki, HDP, Türkiye’deki değişimin öncüsü olan bir partidir. İlişkimizi bunun üzerine geliştirmeye çalışıyoruz. Ortadoğu genelinde de Kürtlerin, geçen yüzyıldan farklı olarak siyasi bir güç, aktör olduklarını ve giderek bu güçlerini özgürleşme, egemenlik inşası yolunda kullanacaklarının görülmesi gerektiğini söylüyorum. Bunu Türkiye’de de söylüyorum. Yani bölgesel ve uluslararası güçler, Kürtlerle stratejik ilişki geliştirmeyi önlerine hedef olarak koymalılar. Çünkü gelecek yüzyılda Kürtler ve Kürdistan, Ortadoğu’nun bir realitesi olacak. Geçen yüzyıl Kürtlerin bir devleti yoktu. Ortadoğu yüz yıl önce paylaşılırken Kürtler herhangi bir egemenlik sahibi olmadılar. Ama geçen yüzyılı da boş geçirmedi Kürtler. Örgütlendiler, güçlendiler, bilinçlendiler ve yeni yüzyıla iyi hazırlandılar. Dünya devletleri bunu yeni yeni görmeye başlıyor. Amerika, Irak’ın işgalinden sonra, Suriye savaşıyla birlikte de Rusya, başta İngiltere ve Almanya olmak üzere Avrupa, Kürtleri yeni yeni görmeye başladı. IŞİD’e karşı etkili bir biçimde savaşan halkın örgütlü, etkileyici gücü, herkesin dikkatini çekti. Bu gücün de geçen yüzyıldaki gibi bir Sykes-Picot dalaveresiyle köleliğe mahkûm edilemeyeceğini herkes görüyor. Suriye ve Irak’ta artık Kürdistan’sız bir tartışma gündeme gelmiyor, herkes bunu dikkate almak durumunda kalıyor.

ABD’nin iki taraf arasında tercih yapmak zorunda kalması halinde Türkiye’yi seçeceği söyleniyor. Siz Kürt hareketi olarak bu ihtimalin tedbirini alıyor musunuz?

ABD-Türkiye ilişkilerinin çok kalıcı olduğu, kolay kolay bozulmayacağı bir gerçek. Bunu bilerek herkesin hareket etmesi lazım. Elbette ABD’nin Türkiye ile Kürtler arasında net bir tercih yapması gerektiğinde Türkiye’yi seçeceği kesindir. Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır. Bunun başka bir tedbir yolu olmaz. Evet, uluslararası koalisyon Suriye’de Kürt güçlerini aktif olarak destekliyor. Fakat bu desteğin sonucunun bir Kürt statüsüne dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda net bir tavır oluşmuş değil. Özellikle Türkiye ve İran’ın bu konudaki hassasiyetleri Rusya ve ABD tarafından dikkate alınıyor. Bunu kıracak tek güç dengesi, Irak ve Suriye Kürtlerinin öz güçleridir. Yoksa uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Türkiye-Rusya geriliminin had safhasında Rusya’yla neyi görüştünüz?

İki ülke arasındaki gerilimi HDP değil, AKP’nin çılgınlığı yarattı. Dolayısıyla HDP’nin de onay verdiği, parlamentodan geçmiş bir kararla Rus uçağı düşürülmedi. AKP bu kararı tek başına verdi ve hatta bu karardan pişman olduklarını da açıkladı cumhurbaşkanı ve başbakan. Kıvırmaya dönük demeçler verdiler. HDP bugün Yunanistan’a, Ermenistan’a, İran’a gitse, Bağdat’la, Şam’la görüşse hain ilan edilecek. Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olduğu hiçbir komşu ülkesi yok ki. Bu ilişkileri bu hale getirenler de Davutoğlu ve Erdoğan ekibinin kendisidir. Biz onların tarumar ettiği uluslararası ilişkilere bağlı, o çerçeveyle sınırlı bir diplomasi politikası kurmak zorunda değiliz. Evet, Türkiye Rusya’yla neredeyse savaş haline getirildi ama alttan alta da yalvar-yakar ilişkileri düzeltmeye çalışan bir hükümet varken, biz bu yanlış politikaların esiri olacak değiliz. Ortadoğu ve Suriye’deki gelişmeleri, Kürtlere nasıl yaklaşılması gerektiğini konuştuk Lavrov’la. Rusya’da iş yapan çok sayıda işçi, işveren, öğrenci var. Onların durumu ve geleceğine dair görüşlerimizi paylaştık. Türkiye’yle Rusya arasındaki gerilimin düşürülmesi için üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu belirttik. Verimli, iyi bir görüşmeydi.

ABD seyahatinizde benzer bir verimlilikten söz edebiliyor musunuz?

ABD, Ortadoğu’da etkili bir ülke. Bu realiteleri gören bir yerden politika yapmak zorundayız. ABD’yi Ortadoğu’ya davet eden Kürtler değil, HDP değil ama varlar. Dolayısıyla bu gerçeklik karşısında başımızı kuma gömemeyiz. Orada da ABD’nin ne yapmak istediğini anlamaya çalıştık. HDP’nin Suriye ve Irak Kürdistan bölgelerine ilişkin çözüm önerilerini, Türkiye’deki demokratik çözümle ilgili politikalarını paylaştık. Amerikalıların, sahadan gelen bilgilerle bizim aktardıklarımız arasında bir fark varsa, HDP’nin sözünü daha ciddiye aldıklarını gördük. Kürtleri de artık inkâr edilmez bir realite, bir güç olarak kabul edip ona göre politika geliştiriyorlar. Kürtler, Amerika tarafından yönlendirilmiyor. Kürtlerin mücadelesi ABD’nin Ortadoğu’daki Kürt politikasına yön veriyor.

Türkiye’nin kırmızı çizgi ilan ettiği Fırat’ın batısına Demokratik Suriye Güçleri geçti. Türkiye’nin bu kırmızı çizgi politikasından geri dönme ihtimali var mı?

Demokratik Suriye Güçleri Fırat’ın batısında operasyon yapıyor ve bunların içinde Kürt güçleri de var. Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetleri resmi düzeyde ifade ediliyor. Bunu çok fazla kaşımanın anlamı yok. Önemli olan sahadaki fiili durumdur. Bunun Türkiye’de daha fazla alerjiye dönüştürülmesine ihtiyaç yok bence. Türkiye bunu YPG ilerlemesi olarak görmüyorsa, bizim de çıkıp illa YPG ilerleyişi olarak ifade etmemizin bir anlamı yok. Önemli olan IŞİD’in oradan temizlenmesidir.

Sizce IŞİD neden Kürtlere musallat oldu?

Erdoğan IŞİD’i uluslararası tetikçi, taşeron bir örgüt olarak tanımlıyor. Doğrudur. Fakat Erdoğan’ın sakladığı şudur: Bu uluslararası taşeron-tetikçi örgütün içinde Türkiye’nin de bir kolu-kanadı vardır. Türkiye adına vekâleten savaşan bir yapı da var. Eminim bu, Esad’ın da zaman zaman kullandığı bir yapıdır. Hatta Suudi Arabistan, Katar, İran… Herkes vekâleten orada bir savaş yürüttü. Daha önce El Nusra’ydı bu. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içinden çıktılar bunlar ve ÖSO’yu Türkiye başta olmak üzere batılı ülkelerin tamamı, ılımlı muhalefet adı altında destekledi. ÖSO, kendi içindeki radikal yapıları bir süre sonra ayrıştırdı. Bunlar tümüyle Suriye’de hesabı olan bir sürü ülkenin desteğiyle bu yapılara dönüştü. Herkes, kendisine hizmet edecek şekilde IŞİD’e eylem ve operasyon yaptırdı. Türkiye de yaptırdı. Türkiye de IŞİD’i önemli ölçüde destekledi, kullandı. IŞİD’in Kürtlere saldırması hem Türkiye’nin hem de Esad’ın işine geldiği için, buna karşı Şam da Ankara da sessiz kaldı.

Şu an Türkiye’de Kürt hareketine yönelik kapsamlı operasyonların Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olduğu iddiasını nasıl yorumluyorsunuz?

Doğrudan birbirini etkileyen süreçler. PYD’nin öncülüğünde gerçekleşen özgürlük hamleleri, IŞİD’e karşı elde edilen zaferler Türkiye’yi tedirgin ediyor. Orada bir Kürt oluşumunu Türkiye, geleceğe dair bir tehdit olarak görüyor. Türkiye’nin içinde de Kürtlerin güçlenmesi aynı şekilde bir tehdit algısı yaratıyor. O yüzden hem Rojava’da hem de Türkiye içinde Kürtlere yönelik bir engelleme, bastırma faaliyeti aynı plan çerçevesinde yürütülüyor. IŞİD’i askeri güç olarak Kürtlere karşı kullandılar. Bunun çok etkili olmadığını görünce Türkiye’de doğrudan askeri ve polisi devreye soktular. Şimdi Rojava’ya doğrudan bir Türk askeri müdahalesi yapılamıyor ama Kürt hareketini Türkiye içinde meşgul etmek ve Kürtlerin güçlerini Rojava’ya dikkatini ve ağırlığını vermesini engellemek istiyor. Fakat Türkiye’deki savaşın sadece Rojava için, Rojava’dakinin de sadece Türkiye için yürüdüğünü söyleyemeyiz. İkisi de birbiriyle bağlantılıdır.

Sri Lanka’nın Tamil Kaplanları’na yönelik imha planından devşirildiği söylenen bir “Çökertme Planı”ndan bahsediliyor. Türkiye’nin Kürt hareketini toptan bertaraf etmeyi hedeflediği iddia edilen bu plan bir iddiadan mı ibaret?

Basın bunu yazdı, hükümet buna itiraz etmiş değil. Ama bu planın varlığı çok gerçekçi görünüyor. Çünkü şu an olup bitenler önceden planlanmış senaryoların hayata geçirilmesi şeklinde işliyor. Bu iddialar çok ciddi bence.

Sri Lanka ile Türkiye kıyası yaptığınızda, böylesi bir harekâtın nasıl sonuçlar doğuracağını düşünüyorsunuz?

Sri Lanka’da Tamil gerillalarına ve onları destekleyen halka yönelik ağır bir katliam yapıldı. Türkiye’de AKP’nin gücü yetse bunu yapmaktan asla geri durmaz. Ama Kürdistan, Sri Lanka değil, PKK de Tamil Kaplanları değil. AKP yapmak istese bile bunu başarabilecek ne güce ne de imkâna sahip. (Al-Monitor)

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra serbest avukatlık ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesinde yöneticilik yaptı. Uzun yıllar insan hakları savunuculuğu yapan Demirtaş, daha sonra siyasete atıldı ve 2010’da Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) başkanlığını yürüttü. Daha sonra kurulan HDP’ye geçen Demirtaş, bu partinin eş başkanlığına seçildikten sonra Türkiye’nin batısında yıldızı hızla parladı ve etkili bir siyasi aktör olarak öne çıktı. Demirtaş 2014’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 9,7 oranında oy alsa da Kürtler ve Türkler arasında etkisi arttı. Eş başkanlığını yaptığı HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 13,1 oranında oy almasında büyük payı olduğu ifade edilen Demirtaş’ın partisi 1 Kasım’da tekrarlanan seçimlerde ise yüzde 10,7 oranında oy aldı.