“Popüler bir televizyon şovuna bağlanan genç kadın, ‘çocuklar öldürülmesin’ dedi ve programın sunucusu onu alkışlattı diye hem sunucuya, hem de genç kadına ‘terör örgütünün propagandasını yapmak’ suçundan soruşturma açıldı.”

Bu cümlenin kurulduğu toplum artık toplum olma vasfını yitirmiştir. “Çocuklar öldürülmesin” demenin yasaklandığı bir ülkede artık sadece adaleti sağlamaya yönelmiş bir yargı değil, aynı zamanda şekli kurumsal yapı bakımından da yargı yoktur.

Yargı, esasen, hukuk devletini sağlamaya yönelik faaliyetleriyle meşru bir varlık kazanır. Hukuk devleti ise, asla bütün haksızlıkları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri ortadan kaldıracak bir sistemi anlatmaz. Bazı durumlarda bunların kaynağı haline geldiğini bile söyleyebiliriz. Ama şu var ki, insanlığın büyük mücadelesi sonunda elde ettiği önemli bir mevziidir hukuk devleti ve devletin hukuk kurallarına uymakla sınırlandırılmasını anlatır. İşte insanlığın bu birikimi bize “çocuklar öldürülmesin” diyerek devletin sorumluluğunu hatırlatma hakkı verir.

Bişeng nerede?

Bişeng Garan “öldürülen” çocuklardan biriydi, 12 yaşındaydı. Cizre’nin Cudi Mahallesi’nde oturuyordu. Akşam mahallede top atışları başlamıştı. Bişeng, kardeşleri ve annesi 30-40 insanla birlikte sığınaklara inmişti. Yemek yoktu, sadece biraz patates vardı. Yetişkinler geri durdular, çocuklar patates yedi. Annesi telefonu Bişeng’e verdi, sığınaktaki hallerinin fotoğrafını çeksin diye. Bişeng onların fotoğrafını çektiği için kareye giremedi. Sabah olduğunda eşyalarını toplayıp sırtlarına alarak sığınaklardan çıktılar. Sonrasını Bişeng’in annesi Saliha Garan kameralara şöyle anlattı:

“Biz çıktık, buradan şu arabanın olduğu yere kadar gittik. Sokağın köşesini döndük, bir çanta Bişeng’in elindeydi. Aha bu çanta elindeydi. Battaniye de üstündeydi. Bu kızım (Bişeng’in kardeşi) benim önümdeydi. ‘Bişeng nerede?’ diye ona sordum. Bir arkama baktım ki yerde uzanmış. Yukarıdan suikastle vurmuşlar. Ben sandım ben de vuruldum ama bana gelmemişti. İki böyle büyük delik vardı kafasında. Sakattı, iki kere ameliyat etmiştim. Yapanları Allah’a havale ediyorum.”

Haber bülteninde Bişeng’in fotoğrafı ekrandayken “6. sınıfa giden Garan’ın ders notları da yüksek” sesi duyuluyordu…

Annesinin “Bişeng nerede?” sorusuna verebilecek sonsuz yanıt vardı oysa.. Yukarıdan suikastle öldürülen bu çocuğun ve Güneydoğu’da çatışmalı dönemin yeniden başlamasından bu yana öldürülen 60’a yakın çocuğun sorumlusu kimdir?

Bişeng’in ve diğer çocukların yaşamının sona ermesinden kimi sorumlu tutacağımıza dair yanıtları ise biz değil, soğuk mahkeme kararları veriyor…

Devletin sorumluluğu

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarından, yaşam hakkının sağlanması için devletlere yüklediği 3 önemli ödev olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi AİHM’in devletlere “öldürmeyeceksin” demesidir. Devletin, devletin görevlilerinin en önemli yükümlülüğü cana kıymamaktır. Bununla bitmez sorumluluk: canı tehlikede olan birinin öldürülmemesi için gereken tedbirleri almak da yine devletin sorumluluğundadır. Öngörülemeyen durumlar hariç, insanların öldürülmeleri, devletin yaşam hakkını ihlal etmesidir. Son olarak cinayetlere ilişkin etkin bir soruşturma yapma yükümlülüğü vardır devletin. Cinayetin failinin ortaya çıkarılmadığı ve adil biçimde cezalandırılmadığı her durum, devletin yaşam hakkını ihlal etmesidir.

AİHM’in diğer tüm kararlarıyla birlikte yaşam hakkına ilişkin bu kararlarının da dayanağı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, AKP döneminde, 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile diğer kanunların üstünde bir yer verildi. Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında şöyle yazar:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Çocuk savaşçılar

Çocukların öldürülmesi bahsinde, kolluk güçlerinin silahsız çocuklara yönelik yaşam hakkı ihlali iddialarının yanı sıra başka bir tartışma daha çıkıyor karşımıza: Çocuk savaşçılar. PKK, çözüm sürecinin devam ettiği 2013 yılında, BM’nin çalışmalarını desteklediği, Cenevre Çağrısı adlı sivil toplum kuruluşuyla, “Çocukların Silahlı Çatışmaların Etkilerinden Korunmasına Dair Taahhütname”yi bir şerh koyarak imzalamıştı. Şerhte “savaşçı olmayanlar kategorisi” oluşturarak “16-18 yaş arasındaki çocukların bu kategoriye katılmalarını” kabul eden PKK, ancak 16 yaşından küçük çocukların katılımını hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini taahhüt etmişti.

Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi geçen yıl Kasım ayında, bu taahhütnamenin ihlal edildiğine dair bir açıklama yapmış ve 16 yaş altındaki çocukların geri gönderilmesini, 16-18 yaş arasındaki çocuklar için konulan şerhin de kaldırılmasını istemişti. Şimdi çatışmaların kentlerde cereyan ettiği bu aşamada öne çıkan YDG-H’nin saflarında çatışan çocukların olduğuna dair çokça emare var. Bu durum PKK’nin imzaladığı taahhütnameye aykırı. Bir yasadışı örgütten imzaladığı taahhütnameye uymasını istemek ise ancak siyasetin konusu olabilir, hukuken vatandaşın böyle bir gücü yoktur. Bu minvalde, çocuk savaşçılar meselesini çözecek olan ve çocukları çatışmaların içinden sağlıklı biçimde çekip çıkaracak olan da yine devlettir.

Barış çağrısı, şiddetin bitirilmesini ve tarafların elini tetikten çekmelerini içerir. Çatışma ortamında devletin yaşam hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri ihlal etmemesine yönelik talep ise barış talebinden ayrı ama asla karşısında olmayan bir vatandaşlık hakkıdır. Çatışmaları bitirerek Kürt sorununu demokratik bir çözüme kavuşturmak ve şiddet ortamını sonlandırmak, çözüm sürecinden ve özellikle bu süreçte çıkarılan yasalardan sonra artık daha güçlü biçimde devletin yükümlülüğündedir. Hukuken hesap soracağımız ve “çocuklar öldürülmesin” diyeceğimiz tek mercii de devlettir.