CHP Kasım 2015 seçimlerinden de; 7 Haziran’da kullandığı ekonomik ağırlıklı dille, stratejik anlamda yeni hiçbir şey söylemeden, doğa kanunu gereği öteden beri demir attığı oy oranıyla çıktı. Sonrasında ise ülkenin yangın yerine döndüğü bir ortamda yarattıkları en önemli gündem, (Bursa Milletvekili Lale Karabıyık gibi  bireysel bir iki çabayı istisna kabul edersek) bir milletvekilinin odasından inen Atatürk posteri oldu. Cizre, Sur, akademisyenler, taşeron işçiler, tutuklanan gazeteciler v.s. için toplanmayan Parti Meclisi, bu konuda olağanüstü toplanarak tarihe tuhaf bir not düştü.

Önümüzde bir anayasa referandumu ya da bir seçimin olma olasılığı yüksek. Başkan olana kadar oy vermeye devam edeceğiz, öyle anlaşılıyor. Bunun işaretlerini Cumhurbaşkanımız varolan bütün meslekleri saraya toplayarak bizlere gösterirken, muhalefetin yerlerde sürünüyor olması son derece hazin bir tablo yaratıyor. Bu ülkede tahakküme dayalı bir iktidar var, lakin artık klişeleşmiş deyimiyle bir muhalefet sorunu önümüzde daha da kronikleşmiş halde, olanca çıplaklığıyla duruyor. Siyaseti sadece seçim dönemlerine indirgeyen, seçimlerden bir ay önce mitingler yaparak, pazar ziyaretlerinde el sıkarak “halkçı” olunabileceğini sanan ve böyle oy alacaklarını düşünen arkaik politikacı müsveddeleriyle olan cacık maalesef bu ekşilikte oluyor. Ön seçim de yapsanız, kontenjanla da seçseniz siyaseti sadece seçime indirgediğiniz müddetçe sonuç nafile olur, yıllardır olduğu gibi…

Malum, bu konularda okuduğunuz yazı gibi ahkam kesenlere “Eee peki kardeşim sen ne öneriyorsun” demek adettendir. Çözüm önerim çok basit aslında. Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP’nin acil olarak strateji değiştirmesi ve siyaseti; Ankara’nın bürokratik toplantılarından, tozlu meclis koridorlarından ve saatler süren nafile komisyon görüşmelerinden arındırması, ayrıştırması gerekiyor. Hiçbir manası olmayan, etki alanının minimize olduğu o çalışma komisyonlarında harcanan enerjinin acil olarak sahaya, sokağa aktarılması bir zorunluluk artık. Kısacası başta lideri olmak üzere CHP’nin bu ülkede sorun yaşanan her yerde olmasından bahsediyorum. Bu sokağa çıkma, isyana teşvik yazısı falan değil, bu siyasetin alanını genişletme, kısır döngüden çıkartma çağrısı.

Ankara’da “falancadan gelen heyeti kabul etme” gibi son derece üst perde siyaset yerine; Bakırköy’de, Silivri’de akademisyenlere destek amacıyla öyle birkaç dakika falan değil, 3 saat boyunca nöbette bizzat Kemal Kılıçdaroğlu’nun durmasını öneriyorum. Cumhuriyet Gazetesi’ne destek amaçlı, bir günlük sembolik Genel Yayın Yönetmeni olmasını kastediyorum. Ertesi gün Artvin’e gidip ormanda bölge halkıyla nöbet tutmasının artık bir zorunluluk olduğunu söylüyorum. Oradan sadece Mart 2016’de iş kazalarında ölen 157 işçinin ailelerinin evlerini ziyaret etmesi gerekiyor. CHP’yi Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da sokakta korkusuzca yürürken, Bodrum’da bota binmeye çalışan mültecilerle görmeliyiz. Kılıçdaroğlu’nun aylardır eylem yapan Oyak-Renault işçileriyle yemek yemesi, ardından kadın sığınma evlerini ziyaret ederek kadınların yanında olduğunu cümle aleme haykırması, Karaman’a gitmesi gerekiyor…

Sabah erkenden emekli kuyruğuna girmesi, temsil gücü son derece şaibeli sendika ağalarını ziyaret etmek yerine Kazova işçilerinin kendi kendilerinin patronları olma sürecini desteklemek için atölyelerine gitmesi, Kazova üretimi kazaklar giymesi, Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde neden restorasyona onca yıldır başlanmadığını sorgulaması, imza kampanyası başlatması…

Bu ülkede hak arama mücadelesi, listesi çok daha uzun. Nasıl ki geleneksel gazeteciliğin yerine kişi hak ve özgürlüklerini ön plana alan “yurttaş gazeteciliği” bir model olarak bir çok mecrada uygulanıyorsa kulağa son derece tuhaf gelse de, siyasette de “yurttaş siyasetçi” kavramına geçmek elzem hale geldi. Başarılı olup olmadıkları ayrı konu olmakla birlikte Syriza ve Podemos’un en azından sandık zaferlerinin arkasında bu zihniyet yatıyor.

Olay vuku bulmuş, olan olmuş, ölen ölmüş, “CHP falanca yere heyet gönderme kararı aldı” açıklamaları rezildir. Zira sadece CHP değil bütün muhalif milletvekilleri mekan neresi olursa olsun çoktan hak ihlallerinin yaşandığı o yerlerde olmalıydı zaten. Tıpkı CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın yediği gazlar gibi, Kemal Kılıçdaroğlu da her canlı gibi o gazları tatmalı, tatmalı ki örgüt de sosyal medyada “Atatürk olmasaydı camilerimiz kilise olurdu” gibi kompozisyon lezzetindeki mesajlarla artık siyaset yapılamayacağını görsün.

Belki propaganda ve imaja dayalı Amerikan tarzı bir strateji önerdiğim düşünülebilir. Oysa siyaseti dar alanda kısa paslaşmalardan çıkartıp sahanın geneline ve kanatlara yaymak zamanı. Mazlumun yanında istikrarlı bir şekilde, tutarlı stratejilerle hareket etmekten sözediyorum. Bunun imaja etkisi de olacaksa, ne güzel bir sakınca yok. Sadece imaj ve sallapati vaatlerle Cem Uzan’ın yüzde 7 oy aldığı bir coğrafyada yaşadığımızı unutmayalım.

Siyaset ve siyasal iletişimi sadece seçim dönemlerine indirgediğiniz müddetçe profesyonel ATM politikacısı olmaya mahkumsunuz. Neden AKP’nin 2002’den beri düzenli çalıştığı bir iletişim ajansı var da CHP’nin yıllardır istikrarlı biçimde her seçimde ajans değiştirdiğini bileniniz var mı? Söylediklerim çok mu gerçekten uzak geldi? Efendim? Sur’a giderseniz İzmir’den binlerce oy mu kaybedersiniz? İşçilerle omuz omuza olursanız TÜSİAD/MÜSİAD’la papaz mı olursunuz? Ne demişti Türkiye’yi gaza getirme üstadı, ünlü Türk düşünürü Fatih Terim: “Kaybetmekten korkma! Bir şeyi kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmelisin ve unutma kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin!”

“Ondan çekin, bundan kork, o olursa bu olur, aman” zihniyetiyle geldiğiniz durum zaten ortada, artık son duraktasınız. Bundan sonrası köprüden önce son çıkış. 22 Nisan’da akademisyenlerin ve gazetecilerin yargılanacağı bu günde, Kılıçdaroğlu liderliğinde, bütün milletvekilleriyle, bütün İstanbul örgütüyle Çağlayan’a çıkartma yapmak için CHP’nin önünde tarihi bir fırsat bulunuyor. Sonrasında da istisnasız her gün Türkiye illeri, ilçeleri sorun, kriz üretiyor, bu nedenle köhnemiş Ankara’yı terk edin, ayağınız toprağa deysin, hem elektriğinizi de alır, biraz sakinlersiniz…

Sokağa sahip çıkmadan, yıllardır yüzde 25’in bir tık üzerine çıkamamışken bu kez de dört yıl boyunca sokağa entegre bir strateji izleyerek aynı oranı alsanız ne olur ki? Çok çok Guguk Kuşu’ndaki Patrick McMurph karakterinin 200 kiloluk dev taş kütlesini kaldıramadığı zamanki efsane repliğini gururla haykırırsınız: “I tried, at least I tried. -Denedim, en azından denedim-“