7 Haziran sonuçları küçük bir oy düşüşü yaşadığı halde büyük kayıplarla karşı karşıya kalan AKP’liler açısından sadece iktidarın nimetlerini kaybetme ve suçlarından ötürü yargılanma riski barındırmıyordu. Bu aynı zamanda çok büyük anlamlar yükledikleri “büyük davayı” da sürdürülemez kılacak bir yenilgiydi de. AKP’ye bu mağlubiyeti sosyalist karakterli Kürt hareketi ve Türkiyeli demokratların HDP çatısı altındaki mücadelesi yaşattı.

AKP, orta (2023) ve uzun (2071) vadeli Türkiye-Ortadoğu hesaplarını, seçimlerle, yargıyla, muhalefet denetimiyle sınanamayacak daimi bir iktidar sistemiyle sağlama almaya yeminli bir parti. AKP’nin ANAP, DYP gibi “klasik” sağ kitle partilerinden esas farkı İslamcı-Türkçü “davayı” statükonun üzerinde tutmasıydı. AKP pragmatist bir sağ parti olmakla birlikte, kendinden önceki sistem veya statükoya karşı “oyun bozucu” bir pozisyon aldı. Bazı “liberal” kesimler, AKP’nin statüko karşıtlığından demokratik bir Türkiye doğabileceği yanılsaması yaşayıp onu “kullandığını” zannederken, AKP onları ustalıkla kullandı. Sadece liberalleri değil, Gülen gibi cemaatleri, TSK ve devlet bürokrasisi içindeki bazı kesimleri de bu şekilde kullanmayı becerdi. Aynı maharetini bölgesel ve uluslararası münasebetlerinde de kullandı. AKP’nin Avrupa ve ABD’deki kredibilitesi bu şekilde yakın döneme kadar devam ettirilebildi. Fakat önceki statükonun aktörlerini bertaraf ederken onlarınkinden daha daimi ve ayrıştırıcı bir statüko yaratmaya odaklandığı ortaya çıkan AKP Gezi’yle beraber Türkiye’de, Arap isyanlarıyla beraber de Ortadoğu’da ciddi bir labirentin içine girdi. Bu labirenti “dava bilgisiyle” rahatlıkla aşabileceğini ve Batı’yı yanına alabileceğini zanneden AKP, gerek Rojava’da gerekse Türkiye’de Kürt hareketinin direncine tosladı. Önceleri hileyle ama giderek baskı yöntemleriyle bu direnci kırmaya çalıştıkça 7 Haziran’da olduğu gibi yeni hezimetler yaşadı. AKP, güç kaybını toplumsal kutuplaşmayla durdurmaya çalıştıkça uzun süre sarılması güç yeni yaralar açtı, açmaya da devam ediyor.

Bir ucube olarak Türkiye

Türkiye toplumu ortak acılarda buluşmuyor. Daha da ötesi artık bir Türkiye toplumundan bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Türkiye her ne kadar sınırları hâlâ net bir ülke olsa da toplumsal açıdan paramparça olmuş, ne zaman ne yapacağı, neye nasıl reaksiyon göstereceği belirsiz bir ucubeyi andırıyor. Üstelik bir devletin meşruiyetini sağlayan neredeyse tüm yapıların (hukuk, güvenlik, denetim, seçim vd.) tarumar edilmiş olması bu paramparçalığa devamlılık zemini sağlıyor.

Bu zemin, iç savaş koşullarının tetiklenebileceği, son derece riskli bir ortamı her geçen gün daha da olgunlaştırıyor. 10 Ekim’de yaşanan Ankara Katliamı’na iktidarın ve onun destekleyicisi toplumsal kesimlerin gösterdiği tepki aslında yaklaşan fırtınanın veya büyük sosyal patlamanın emarelerini de ihtiva ediyor. Suriye ve Irak’ta bir devlet kurmaya odaklanmış gibi görünen IŞİD’in Türkiye’de gerçekleştirdiği katliamları tekbirlerle kutlayanların herhangi bir soruşturma veya kovuşturmaya tâbi kılınmaması, yaşanan bölünmede devletin nasıl bir dinamo işlevi gördüğünü gösteriyor.

Hükümete yakın bir gazetenin “TV” kanalında Ankara Katliamı’na üzülmediğini söyleyen bir yurttaşa mikrofon uzatılabiliyor ve bu yayınlanabiliyor. Milli Takım’ın Konya müsabakasında oyuncular Ankara Katliamı’nı anmak üzere saygı duruşu yaparken, tribündekiler bu duruşu protesto edercesine tekbir getirebiliyor. Çatışmalarda askerin-polisin yaşamını yitirişi rutinleşirken öldürülen PKK militanlarının sayısı “skor” gibi sunuluyor, çocukların katledilişi haber bile yapılmıyor. Soğuk savaş yöntemlerinin en sığ versiyonları Kürtlere, sosyalistlere, demokratlara, barışperverlere, seküler kesimlere karşı pervasızca uygulanırken, katliamların failleri yine mağdurlarla ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Devletin dehşeti yayma operasyonlarına Türkiye’nin göz ardı edilemeyecek bir bölümü hak veriyor, savaş medyasının yayınlarına, yalan ve tahrifatlarına inanıyor.

İşin özü herkes, inanması gerektiğine inandığı şeye inanıyor ve riyakârlıkla pozisyon alıyor. Yaşanan toplumsal yarılmanın arka planında en az iki büyük davanın siyasî tezahürü yatıyor. Nüansları bir kenara bırakıp genelleyecek olursak demokratik bir Türkiye arzulayanlar, otoriter-hegemonik bir Türkiye arzulayanların büyük saldırısı altında varlık mücadelesi veriyor. Anlaşılıyor ki bu savaşın henüz başındayız. Fakat iktidar, şu ana kadar giriştiği hiçbir savaştan muzaffer çıkamadı. Ne Gezi’de ne Kobanê’de ne de 7 Haziran’da. 1 Kasım yeni bir raunt olacak ve büyük olasılıkla AKP bu rauntta da arzuladığı neticeye ulaşamayacak.

Ama bu, mücadelenin bitişi anlamına gelmeyecek. Zira nasıl ki demokrasi güçleri giderek yan yana geliyorsa, faşist güçler de birbirine sarılıyor; MHP’nin 7 Haziran sonrasında AKP’yi kollayıcı bir pozisyon almasının sebebi de buydu zaten. Hülâsa; saflar hiç olmadığı kadar netleşmiş görünüyor.

Suruç Katliamı

20 Temmuz’da Suruç’ta sosyalistler ve Kürt hareketine karşı gerçekleştirilen katliamın temel amacı, Türkiyeli sosyalistlerle Kürt hareketinin dayanışmasını; Kobanê’nin sözünün İstanbul’la, Ankara’yla birleşmesini engellemekti. Böylece demokratik Ortadoğu/Türkiye hedefinde ortaklaşanların buluşmasına kanlı bir set çekilmek istendi. Ama katliam bu bağı kesmek şöyle dursun, daha da güçlendirdi. Gerçi hemen akabinde (22 Temmuz) -Ceylanpınar’da iki polisin infaz edilmesinin de etkisiyle- Suruç’ta katledilen gençlerin bazıları memleketlerinde apar-topar defnedildi; yeteri kadar sahiplenilemedi. Bu açıdan hükümetin, Ceylanpınar cinayetini yeni bir baskı dalgasına vesile etmekteki maharetinin, Kürt hareketi ve Türkiyeli demokratları, sosyalistleri Suruç Katliamı’nın hesabını sormada yetersiz bıraktığını teslim etmeliyiz. Her iki olayın da faillerini bulmakla mükellef olan iktidar, Ceylanpınar cinayetine yaslanarak Suruç Katliamı’nın hesabını vermekten sıyrıldı. Dahası, Ceylanpınar cinayetini iki gün sonra (24 Temmuz) başlattığı kapsamlı operasyonların gerekçesi olarak kullandı. Elbette, şu an içinde bulunduğumuz savaşın tertibi 22 Temmuz’da değil, büyük olasılıkla 8 Haziran’da yapıldı; aşağıda bunu değerlendireceğiz.

HDP, CHP, Haziran Hareketi birleşmeli

Suruç Katliamı IŞİD’in Rojava’da kaybettiği savaşın bir intikamı ama aynı zamanda AKP’yi 7 Haziran’da büyük hedeflerinden alıkoyan güçlere de gözdağıydı. Nasıl ki Kürt hareketiyle Türkiyeli demokratların davası birbirine yakınsa, AKP ile IŞİD’in davaları arası da Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun söylediği gibi, 180 derece değil, 360 derece!

Bunu hükümete yakın basın da zaten net olarak ortaya koyuyor; gerektiğinde bunun örnekleri verilebilir.

Kürt hareketi ve onunla ortak bir hatta eşitlik-özgürlük mücadelesi veren sosyalistler, demokratlar gerek AKP gerekse IŞİD başta olmak üzere Ortadoğu’daki otoriter, hegemonya emelli örgüt ve yapılar açısından yegâne engeli teşkil ediyor. Bu sadece fiziksel değil, ideolojik bir engeldir. Türkiye ve Ortadoğu’da cennet ile cehennem, tekçilik ile çokçuluk savaşı yaşanıyor. Bu savaş büyük olasılıkla AKP iktidarı kaybetse de devam edecek kaybetmese de. Nitekim AKP 7 Haziran’da aslında iktidardan düştüğü halde, başta MHP ve TSK olmak üzere, AKP’yle Türkiye ve Ortadoğu tahayyülü Türkçülük veya İslamcılık dolayısıyla örtüşen güçlerin desteğiyle tekrar ayağa kaldırılabildi. Bu bakımdan, yaşanan sadece bir siyasi partinin veya başkanlık arzusundaki bir kişinin dar hırslarıyla mücadele değil, iki farklı dünya tahayyülünün çatışmasıdır. Bunun bilincinde olunarak eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir Türkiye ile Ortadoğu tahayyülü olan başta HDP, Haziran Hareketi ve kısmen CHP gibi güçlerin kendi aralarındaki ihtilafları bir an önce minimize etmesinde fayda var. Şu çok açık ki, HDP kaybederse CHP de Haziran Hareketi de kaybeder, CHP kaybederse HDP, Haziran Hareketi ve diğer seküler güçler kaybeder.

Bu güçler, tarihte belki de hiç olmadığı kadar birbirinin varlığına muhtaç olduğu gibi, bir arada mücadele etme koşullarına da sahip. Şu anda iktidar ve IŞİD, HDP üzerinden Kürt hareketini ekarte etmeye odaklanmış durumda ve bunu başardıktan sonra hedefin sosyalistler ve giderek CHP’nin tabanını oluşturan kesimler olacağı görülüyor. İlk ve en çetin kale HDP’dir. O kale devrilmeyegörsün; sonrası çorap söküğü misali çözülmeye başlar. Ankara Katliamı’nda hayatını kaybedenler içinde HDP’lilerin yanı sıra CHP’liler, sosyalistler, işçiler, öğrenciler, “örgütsüzler” de vardı. Kadınlar da vardı, çocuklar da, yaşlılar da. Farklı parti veya yapılardan olsalar da hepsinin arzusu ortaktı. Bomba, büyük olasılıkla bu ortak arzuyu berhava etmek için kondu.

PKK’nin eylemsizlik kararı

7 Haziran’dan bu yana çatışmalar üzerinden iktidarını yeniden kurmaya çalışan güce karşı Kürt hareketinin silahsız mücadelesinin önemine dikkat çekmeliyiz. Suruç Katliamı’ndan sonra 24 Temmuz’da Ahmet Davutoğlu’nun ilanıyla önce PKK’ye, sonra da bindirilmiş kıtalar üzerinden HDP’ye karşı başlatılan büyük kuşatma operasyonları karşısında Kürt hareketinin barışçıl stratejisinden vazgeçmemesi gerektiğini, 25 Temmuz’daki yazımızda ifade etmiştik: “Mevcut gidişatta savaşın en kapsamlısını göze almış bir iktidarı durdurmanın yegâne yolu sadece barıştır. Kurşuna kurşunla değil, barışın ve siyasetin diliyle yanıt vermektir. Kürt hareketi, tarihinin en büyük mücadelesini savaşmayarak verebilecek mi? Göreceğiz.” Temmuz ayı itibariyle PKK, zaten çatışma arzulayan iktidar karşısında pek çok çevrenin eleştirdiği üzere silahla yanıt verdi.

Elbette PKK operasyonlara karşılık vermeseydi de çok yoğun saldırılarla karşılaşacak, sivillere yapılan onur kırıcı saldırılarla örgüt çatışmaya zorlanacaktı. Ancak üç aylık yoğun çatışma süresi boyunca kendisine yapılan sayısız çağrıyı da dikkate alan PKK, 10 Ekim günü yeniden eylemsizlik kararını ilan etti. PKK’nin eylemsizlik kararından saatler önce Ankara Katliamı’nın gerçekleşmesi, Kürt hareketini silaha mecbur kılmanın ve zaten beklenen eylemsizlik kararı ilanının Türkiye ve dünyaya etkili bir biçimde ulaşmasını engelleme girişimiydi. 10 Ekim Ankara Katliamı’yla sadece Diyarbakır, Şırnak veya Kürdistan’ın değil aynı zamanda Kandil’in ve Rojava’nın da sesinin Ankara’ya, oradan da Türkiye’nin batısına ulaşmasına mani olma çabasıydı. Ankara Katliamı ve PKK’nin eylemsizlik kararının ardından gerçekleştirilen askerî operasyonlarda çok sayıda militanın öldürülmesi, PKK’yi eylemsizlikten vazgeçirme ihtiyacını dışa vuruyor. Büyük olasılıkla PKK’yi savaşa zorlama girişimleri devam edecek.

Anlaşılan Kürt hareketi, Ankara Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin barış vasiyetini de dikkate alarak bu kararında ısrarcı olacak, olmalıdır da. PKK’nin eylemsizlik kararı, devlet eliyle yaratılan toplumsal bölünmenin önüne geçmek için demokrasi güçleri tarafından önemli bir fırsat olarak kullanılabilirse, kanlı dava uğruna felakete sürüklenen bu ülkede yeni bir dönem açılabilir. Miadını doldurduğu halde ölümsüzlük iksirini savaştan, kaostan, sivillerin kanından devşirebileceğini zannedenleri durdurmanın yegâne yolu, 10 Ekim’de katledilenlerin anısına, barış talebine sıkı sıkıya sarılmaktan geçiyor. Aksi halde ucubeliğin tahakkümü olağanlaşacak, bu kapanda teker teker “hukukun gereği olarak engellenemeyen bombaların” hedefi haline gelinecek. Ankara’da bombalar patlamadan saniyeler önce gençlerin halayındaki “bu meydan kanlı meydan” sözünü akılda tutmalı ve bu kanlı meydanı, tüm engellemelere rağmen karanfillerle donatmalıyız.