İstanbul Erkek Lisesi öğrencileri ve genç mezunları, bir süredir başka bir okula ‘sürülen’ tarih öğretmenleri Seyit Işık için eylemdeler. 23 Aralık günü yapılan yürüyüş ve basın açıklaması, medyada da genişçe yer bulduğu için üç aşağı beş yukarı herkes konudan haberdar olsa gerek. Yine de kısaca özetlemek gerekirse, rezalet geçtiğimiz mayıs ayında başlıyor. Seyit Işık dört öğrencisi tarafından ‘dine hakaret’ gerekçesiyle şikâyet ediliyor, hemen bir soruşturma açılıveriyor. Müfettiş, Seyit Hoca’nın, hakkında yapılan şikâyetin dilekçesini okumasına bile fırsat vermeden suçlamaları cevaplamasını istiyor.

Olay Türkiye gerçekliğine uygun ilerliyor. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar bürokratlar, ortada bir hükümet olmadığından, kurulup kurulamayacağı da meçhul olduğundan, gelecek seçimlerden nasıl bir sonuç çıkar tahmin edemediklerinden bekliyorlar. AKP’nin yeniden tek başına hükümet kuracağı belli olur olmaz, soruşturma raftan iniyor ve MEB’den gönderilen bir yazıyla Seyit Hoca’nın yeniden savunması isteniyor. Belli ki bürokrasi yüzde 49,5’u ‘vur emri’ olarak algılıyor. Sonuç olarak Seyit Işık dört kişinin şikâyetiyle ki biri sonradan şikâyetini geri almış olmasına rağmen, aynı hocadan ders alan diğer öğrencilerin tanıklıklarına başvurulmadan alınan bir kararla Sultangazi’deki bir okula sürülüyor.

‘Sürgün’ yerinde bir tabir. Bu ülkede hiçbir zaman okullar aynı nitelikte olmadı, her zaman okullar arasında bir kalite farkı oldu ve ailelerin çocuklarını nitelikli eğitime ulaştırma kaygılarından kocaman bir eğitim sektörü doğdu. Yıllarca insanlar çocukları Galatasaray’a, Robert’e, İstanbul Erkek Lisesi’ne ‘kapak atabilsin’ diye çırpındı durdu: Kâh Robert için burs arandı tırım tırım, kâh Galatasaray’ın ilkokulunun kurasında heyecanla beklendi.

Herkesin kaygısı kendini kurtarmak olunca, diğer okulların aynı seviyeye getirilmesi için toplumdan yükselen bir talep olmayınca, hükümetlerin canına minnetti: Onlara yapmaları gereken tek bir şey kalıyordu, bu okullarda okuyabilecek şanslı çocukları adil bir sınavla belirleyebilmek. Kâh apandisitleri patladı insanların sınav salonlarında, kâh sınav stresinden intihar etti bazı çocuklar, yıllarca böyle gitti işler kör topal. İyi bir okula girebilmenin ne kadar zor olduğu, gençlerin iyi eğitime ulaşabilmek için en güzel yaşlarını, ailelerinse çocukları için kim bilir ne zorluklarla kazandıkları paraları hiç düşünmeden nasıl feda ettiklerine bakarak anlamak mümkün. İşte belki de tam olarak bu yüzden Seyit Işık “Okul değiştirmek değil önemli olan, oradaki öğrenciler de benim ülkemin evlatları” derken öğrencilerine, öğrencileri bu sefer dinlemiyor onu, “Seyit Işık kazanılmış haktır” diyerek yürüyorlar, öğretmenleri geri gelsin diye.

Sahiden de Sultangazi’ye sürgün, Seyit Işık gibi biri için sürgün değil. Daha çok 13-14 yaşlarını doğru boşluğu bulup taşırmadan doldurmak için çalışarak geçiren ismini bilmediğim kardeşlerimin haklarının gaspı. Sultangazi’deki okuldaki çocuklar içinse başa konan bir talih kuşu bu sürgün.

*
Sürgün tabiri tek başına bazı okullarda okumanın/öğretmenin ceza olabileceği gerçeğini acımasızca gösteriyor. Hükümetlerin okullar arasındaki eşitsizliği gidermek yerine, tepedeki okullara giriş için adil sınavı sağlamakla yetindiğine yukarıda değinmiştik. AKP’li yıllarsa, devletin bu basit görevini dahi yerine getiremediği, kayırmacılığın merkezi sınavlarda kendini gösterdiği ayıplarla dolu yıllar oldu. Ancak tüm bu sınav rezaletlerine rağmen, AKP’nin okullar arasındaki eşitsizliği kırmakta başarılı olduğu iddia edilebilir. Tabii büyük bir farkla.

Yakın bir zamanda aralarında maalesef İstanbul Erkek Lisesi’nin de bulunduğu bir grup okul ki öğrenci ve velilerin sınav tercihlerinde en tepede yer alan okullar bunlar, ‘proje okulu’ ilan ediliverdi. İçinde ‘proje’ kelimesi geçmesine bakmayın, ortada bilimsel bir şey yok. Bu yöntem, MEB’in kendi seçtiği okulları resmi hiyerarşinin dışına çıkarıyor ve Milli Eğitim Bakanı’na seçilen köklü liselere istediği müdürü, öğretmeni sınavsız atama hakkı veriyor. Bu hakkın Türkiye gibi bir ülkede nasıl kullanılacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Sonuç, ne bu liselerin öğrencilerini ne de AKP’yi memnun edecek bir şey: Milliyetçi-muhafazakâr olsun da ne olursa olsun denilerek sınavsız bir şekilde görevlendirilen hocalar, öğrencilere ‘layık olamıyor.’ İstanbul Erkek Lisesi öğrencileri bir şekilde başarılı olmaya devam ediyorlar, gerek sosyal aktiviteler, gerek merkezi sınavlarda alınan yüksek puanlar, gerekse bilimsel yarışmalarda alınan derecelerle. Ancak bu başarılar yöneticiler ve öğretmenler sayesinde değil, onlara ‘rağmen’ kazanılan başarılar oluyor. Lisenin kültür etkinliklerini yapan değişik dönemlerden birçok öğrenciden duydum: “İdare izin vermiyor ağabey. Ama bir şekilde yapacağız.”

Kısacası ‘Proje okulları’ girişimiyle AKP, uzun yıllardır hiçbir hükümetin başaramadığı okullar arası eşitsizliği gidermenin üstesinden geliyor gibi gözüküyor. Ancak bu, diğer okulları İstanbul Erkek Lisesi seviyesine çekmek yerine, İstanbul Erkek Lisesi’ni diğer okulların seviyesine indirmek şeklinde gerçekleşiyor. Zaten bir avuç iyi okul var, onlar da iyi korunamıyor; siyasi hırslarla ülkenin geleceği ziyan ediliyor. Çünkü o okuldaki çocuklar, potansiyeli yüksek insan kaynağı, siz onları iyi öğretmenlerinizle yetiştiremezseniz kendi kaynağınızı ziyan edersiniz. Ne o çocukları ne de sürdüğünüz öğretmenlerini. Çünkü Almancayı adam akıllı öğrenebilen çocuk kendine gelecek göremediği, gittikçe kararan bu ülkeden ‘tüyer.’

Çünkü akıl her ne kadar İstanbul Erkek Lisesi’nden Sultangazi’de bir okula nakledilmeyi sürgün görse de Seyit Hoca gibi gönlünü aklının önüne almış “Bu sevgi bana yeter” diyebilen insanlar için bu bir sürgün değildir, onlar başka bir yerde başka bir çocuğun kısmeti olmakla devam ederler yoluna. Seyit Işık gibi bir öğretmen, bu ülkede her öğrencinin hakkıdır. Hükümetler de herkese bu hakkı sağlamakla mesuldür. Sağlayamadığında da, olan birkaç iyi örneğin üstüne titremelidir. Sürgünlerle, maaş kesintileriyle ‘terbiye etmeye’ çalışmak yerine…