Edip Cansever… Beş Benzemezden biri; şair. Ayrıntıları bir su birikintisi kamaşmasını katı hale getirir gibi sunan bir şiir ustası. Diğer Beş Benzemezler kim mi? Cemal Süreya, bir. Turgut Uyar, iki. İlhan Berk, üç ve Ece Ayhan, dört.

Bu yazı kesinlikle akademik bilgiler içermeyecektir. İçiniz rahat olsun. Sadece Edip Cansever ve Cansever şiirini sezgisel duygulanımlarla açmaya çalışacağım. Hiçbir dize ya da şiir paylaşmayacağım çünkü sizi de sıkı bir Cansever okuyucusu olarak kabul ediyorum. Bu bir çeşit “Being Edip Cansever” oyunu. Bu tanım yeterli sanırım.

Öncelikle Edip Cansever’in alnı ve kafasıyla başlayalım. “Alın ve kafa şiir için ne kadar önemli” diye sorabilirsiniz. Onun bilimsel bir açıklamasını yapacak bir çalışma içerisinde değilim. Böyle bir çalışmanın olduğu haberleri sadece tabloid gazetelerin arka sayfalarında yer bulur. Alnı geniş olan daha iyi sevişir ya da keller daha zeki olur gibi. Burada asıl mesele alın ve aslında kafanın neyle betimleneceğidir. Edip Cansever’in kafasını Sahra Çölü’ne benzetmişimdir hep. Bedevi kervanlarının hizayı bozmadan ticari göçlerine devam edişini görüyor gibi olurum. Sonra, yüklü develerin hiçbir sapmaya mahal vermeden direkt hedefine yöneldiğini. Kervanbaşının hiçbir nesne olmayan bu kum düzlüğünü avcunun içi gibi bildiğini. Seraplar, en çok seraplar çözebilir Cansever’in alın ve kafa şifresini. Cansever, kervanbaşının çölü bildiği gibi bilir kelimeleri.edip-cansever_129868 Mutlu-mutsuz anların sarhoş edici içkisinin cam bardağa dökülüşünü, cam bardağın renk değiştirişini, içkinin içimini, yemek borusunda kayışını ve mideye inişini, kana karışırken ağzında patlayan ilk dil sürçmelerini, beyninde maddenin yolculuk ederken ettiği dansı ve açık mavi hüznü ya da açık mavi mutluluğu bilir. Seraplara gelince; kafasındaki çölün başrol oyuncusu seraplardır. İşte Cansever şiiri bu noktada başlar. Kelimeleri kum tepelerine benzetirsek, üzerlerinde aniden beliriveren seraplar, bir ağaç gölgesi, bir göl kenarı, bir hamak, sehpa, soğuk bir bira, bir sigara yakımı, o an işte, serapların şiire dönüştüğü o an, Cansever şiiri başlar. Serapların gerçek olmadığını düşünebilirsiniz; olmayabilir. Fakat bu, Cansever’in şiir dünyasına daldığınız zaman fark etmeyeceğiniz bir ayrıntı olarak kalır sadece. Siz sadece bu halüsinasyonun anlık hüznüne ya da mutluluğuna kendinizi kaptırırsınız. Bilinç devre dışı kalmıştır. Sezgi ve his. Kalabalık bir yalnızlık hissi. Çok kalabalıktır aslında şiirler. Bu kalabalığa rağmen her dizede bireyin varoluşsal yalnızlığını duyumsarsınız.

“Kitapları, göz alıştıkça aydınlanan karanlık bir mağara gibi keşfedilmeyi bekler”

Edip Cansever şiirini anlamak diye bir şey yoktur. Onu sezmek ve hissetmek vardır. Bu durum Cansever’in anti-kahramanlarının vücut buluşunda gizlidir. Bu vücut buluş genelde hüzünden yaratılmış bir ağaç köküne benzer. Kök. Ağaç değil. Şiiri köktür. Temel varoluşsal meseleleri sorgulayan bireyin ağzından, bir felsefe söyler gibi değil de bir tragedya söyler gibi dökülmesidir şiiri. Kitapları, göz alıştıkça aydınlanan karanlık bir mağara gibi keşfedilmeyi bekler. Bu mağaranın içinde bir sürü nesne vardır. Nesneler. Cansever şiirinin olmazsa olmazı. Nesnelerin korkunç oluşumu. İnsanın onları var ettiği, onların tanrılığına soyunduğu, bununla yetinmeyip onları sürekli geliştirdiği bir dünya. Cansever şiirine, yani o loş mağaraya girdikçe birincisi; nesneler dünyasıyla tanışır ve onlara bodoslama çarparsınız. İkincisi ise; birey-nesne ilişkisi üzerinden varabileceğiniz ayrıntıların harikalığına ulaşırsınız. Okudukça bu ayrıntılar bir canlı türü gibi sizi gıdıklamaya, saçınızı çekmeye, yumruk atmaya, hatta ve hatta sizi öldürmeye kadar vardırabilir işi. Bu bakımdan Cansever şiirinin yaşayan ve ölümsüzlük iksiri içmiş bir şiir olduğunu kabul etmek gerekir. Çağdaşı ve akımdaşı şairlerden ayrıldığı en belirgin nokta ise işte bu ayrıntı denizinin dipsiz oluşudur. Dize kuruluşları köşeli olmasına rağmen bu abis hali hemen her şiirinde kendine yer bulur. “Bunun sebebi Cansever’in kafası ve alnıdır” demeyeceğim tabi ki. Bunun sebebi Cansever’in çölden serap çıkarma işinde uzman oluşudur. Buraya kadar güzel.

Peki ya insanlar? Cansever şiirinde kendine yer bulmuş, doğrusunu söylemek gerekirse, şairin bir tanrı titizliği ile yaratmış olduğu insanlar. Kafasında gerçekten bir tuhaflık olan insanlar. Kof değil bu tuhaflık. Kafasında bir tuhaflık olan ve bu tuhaflığı her yeni dizeyle anlamlandırmaya çalışan insanlar. Unutulmuş, çağrılmamış, “Nasılsın” dahi denilmemiş, kıyıda köşede kalmış ama aslında rahatsız edecek derecede varoluş sorunsalına bir bayrak gibi saplanıp kalmış insanlar. Uzak iklimlerin değil, bu iklimin uzak insanları. Abaküs bocukları gibi rengârenk ama aynı hapishanede.

Uzatmadan söyleyeyim; Edip Cansever bir filozof değildir. Zıpkın gibi bir şairdir. Şiiri, içinde filozofları bile kıskandıracak hayat ve düşünce detayları barındırır. Belki de en büyük ustalığı budur şairin. En büyük ustalığı, şiirini her okuyuşumuzda bize yeni bir algı kapısı açmasındadır. Kısacası Cansever Can’dır.