Dünyanın Sokaklarında yıllar önce yaptığım bir söyleşiyi ya da konuşmalarımızı, tartışmaları daha sonra okuduğumda bazen, bazı şeylerin üstünden atladığımı, hatta farkında bile olmadığımı görüyorum. Yıllardan sonra önemsemediğimiz o noktayı hayat gözümüze sokuyor. Geçen hafta yine zete’de yayınladığımız “FMLN gerilla komutanı Roberto Cañas’la yirmi yıl süren söyleşi“yi yazarken yeni farkına vardığım aynen böyle bir nokta vardı.

Gerilla ile hükümet arasındaki müzakereyi sürdüren, barış anlaşmasının imzacılarından biri olan Cañas’la 2009 yılında yaptığımız görüşmede ‘El Salvador’da sosyal demokrat Guillermo Manuel Ungo ile yaptığımız eylem birliği ile uluslararası sosyalistlerle işbirliğini kolaylaştırıcı durum yarattık’ diyordu ve hemen öncesinde de ‘Biz daha sonra ittifak oluşturarak açıklama yaptığımızda, bizim yanımızda Batı Avrupa’nın sosyal demokrat hükümetleri de varoluyordu. Portekiz’de Mario Soares, İspanya’da Felipe González, Fransa’da François gibi. Biz onlarla birlikte bir çıkış arıyorduk ama aradığımız çıkış sosyal demokrasi değildi. Bizim aradığımız adaletti ve sosyal demokratlarla bu nedenle güç birliği yapmıştık’ diyordu. Ben kendi adıma geçen yıllarda bunun üstüne çok vurgu yapmadığım için üstünden atladığımı düşünüyorum. Yani ülkede mesela ‘CHP’ ile ‘barış için ittifak’ yapmadan barış olabilir mi?

Bu konuda AKP’nin ve Erdoğan’nın en büyük başarısı Kürtlerle CHP arasında ‘hiçbir zaman bir araya gelemezler’ duygusunu çok iyi kullanmış olmasıdır. Çok bilinen bir bilmece gibi, bir nehirde kayıkla karşıya geçirmek zorunda olduğun ot, kuzu, kurt haline sokmuştur durumu. Hangisi bir diğeri ile birlikte olursa diğerini yiyeceğini düşünen kayıkçı kurnazlığıdır bu. AKP ve Erdoğan başarısı diyorum ama bu onların ortaya çıkardığı bir şey değildir ve beceremezler zaten. Ülkede daha önce ve her şeye rağmen hala entelektüel dünyaya ‘sol’ hakimdir. Sürekli entelektüellere saldırı bu kompleksin sonucudur. Erdoğan noeliberalizminin başarısı, bu düşünceyi devşirmiş olması ve hala kullanabilir halde tutmasıdır. Başka bir şey değil.

“Demokrat partinin bütün kurucuları, Celal Bayar, Adnan Menderes ve diğerleri bu partinin, CHP’nin önemli şahsiyetleridir”

AKP böyle bir başarı için ‘sol liberal’lere ne kadar teşekkür etse azdır. ‘Sol’ liberaller her iki tarafı da öyle bir ikna etmiştir ki herkes kendini ot, kuzu ya da kurt olarak hissediyordur. Bu ikna düşüncesinin ilk basamağı “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bütün katliamların sorumlusu ‘CHP’dir ve Kürtlerin inkarı de bir CHP kafasıdır” şablonudur. Birazcık tarihe bakılsa bile böyle olmadığı ortaya çıkar. Yani 1945’e kadar, ülkede tek parti rejimi vardır ve bu parti CHP’dir ama dediğim gibi başka parti zaten yoktur ki! Yani doğrudan devlettir bu. Mesela hemen ardından kurulan ve iktidara gelen Demokrat partinin bütün kurucuları, Celal Bayar, Adnan Menderes ve diğerleri bu partinin, CHP’nin önemli şahsiyetleridir. Milletvekilliği ve hatta başbakanlık yapmışlardır. ‘CHP’ ne kadar sorumluysa onlar da doğrudan sorumludur. Yani 1946’dan önce ‘CHP’, hem CHP, hem Demokrat Parti ve aynı zamanda diğerleridir. Bu yüzden sadece adı ‘CHP’ diye bütün dönemin sorumluluğu ‘CHP’ye yüklenebilir mi? Kürt inkarı doğrudan bir devlet politikasıdır, CHP değil ve hatta CHP, ‘Parti’ midir o bile tartışılır. 1946 sonrası bugüne kadar gelen 60 yılı aşkın iktidarda olanlar arasında CHP’nin iktidarda bulunması 1946-50 hariç 5 yıl kadardır ve çoğu da koalisyonlarladır. O zaman neden bütün Kürtlerin asimilasyonu politikası, ‘Kürt meselesi’ CHP’ye ya da sadece CHP’nin sırtına yüklenir? Her şey bir yana 1991 yılında Kürt adayların meclise girmesi, SHP-HEP ittifakı bile Kürtlere unutturulmuştur.

İşin garip tarafı CHP de buna ikna olmuştur. Bunu üstlenir durumdadır ve kendini kurt zanneder. Bir bölünme sendromu içinde Kürt siyasal hareketinin her düzeydeki birlikte yaşama çağrılarını duymazdan gelerek, bölünmeyi derinleştirir. Şaşırtıcı bir şekilde diktatörlük olduğunu iddia ettiği yönetim ne zaman ihtiyaç duysa yanı başında, takma kurt dişleriyle belirir ve sonra da onu yıkmaya çalıştığını söyler…

Bütün bunları teorik anlamda kabalaştırıp çizgileri derinleştirirsek bunların kökeninde ‘Sol liberallerin’ oldukça payı vardır. Her şey bir yana ‘civil’i sivil olarak çevirip, herkese bunun sadece ‘ordu mensubu olmamak’ olduğuna ikna etmesiyle –gaz ve toz bulutuyla- başlamıştır her şey. O kadar komik ve saçmadır ki mesela MİT’in başına bir ‘sivil’ getirilmiş olur. Hatta devletin başı bile sivildir. ‘Sivil cumhurbaşkanı’ olur mu yahu! diye sormaz kimse…

Bu kadar yıl sonra, yeniden üstünden atlamamak için sormak istiyorum şimdi;
CHP barış ittifakına katılmadan barış olabilir mi?

Kürt siyasal hareketi ile barış ittifakı yapılmadan Erdoğan rejimi yıkılabilir mi?

Yani ortada kurt, kuzu ve ot yok. Sadece kayıkçı ve onun kurnazlığı var…