“Koltuklarımız, makamımız mevkimiz batsın ama tek bir insan ölmesin. Bilsek bu ülkeye barış gelecek, çözüm olacak biz seçime bile girmeyiz. Bizim için barış, özgürlük daha önemlidir.” HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 8 Ağustos’ta sarfettiği bu sözlerin benzerini daha önce Ahmet Türk dâhil olmak üzere çeşitli Kürt siyasetçileri dile getirmişti. Son günlerde hayatını kaybeden gerilla, asker, polis ailelerinin hükümeti protestoyla karışık feryatları karşısında Demirtaş’ın bu duyarlılığının öneminin devlet katında karşılık bulması beklenemez. Bilakis, bir gözünü gelen tabutlara, diğerini anket sonuçlarına dikmiş olan zevat, tam da HDP’nin yaşanan acılar karşısındaki duyarlılığını siyaset alanından feragatle nihayetlendirmesini bekliyor.

Demirtaş’ın alâmetifarikası, devletin tüm baskılarına rağmen temel haklarından feragat etmeyen eşitlikçi diliydi. Parlamenter siyaset AKP ve MHP’nin hakkı olduğu kadar HDP’nin de hakkıdır ve bu haktan sadece ve sadece seçmen, sandığa gitmeyerek feragat edebilir. Hem, HDP’nin parlamenter siyaset mücadelesi makam/mevki arzusuyla değil, tam da barışın kalıcılaştırılması için başlatılmadı mı?

“Barış için seçimden vazgeçmek, barışın teminini değil, iktidarın keyfiyetine teslimi beraberinde getirir”

Egemen barışmaz

Ayrıca siyaset alanını “barış için” diğer partilere bırakmanın, devleti ve iktidarı savaşçı politikalarından vazgeçireceğini zannetmek büyük bir yanılgı. Carl Schmitt’ten iktibasla anımsamalıyız ki, egemen, olağanüstü hâle karar verendir. Egemen barışmaz, boyun eğdirir, eğdiremeyince de savaşır. AKP iktidarı, tam da egemenliğini korumak için olağanüstü hâli kalıcılaştırmaya meylediyor. Bu da 7 Haziran’la değil, 2013’teki Gezi isyanıyla başladı zaten. Böylesi bir ortamda, kısa vadede barış getireceği vaadiyle Kürt hareketi ve HDP’yi siyasi bir aktör olmaktan çıkarmak zaten AKP’nin 2013’ten beri temel gayesiydi. Barış için seçimden vazgeçmek, barışın teminini değil, iktidarın keyfiyetine teslimi beraberinde getirir. Barışın kalıcılığı demokratik, parlamenter mücadelenin daimiliğine bağlıdır. O yüzden hiçbir baskıcı uygulamanın HDP’yi parlamento alanından feragat etmeye ikna edememesi gerekiyor.

HDP’nin karşı karşıya bulunduğu yoğun baskı, Kürt hareketinin yabancısı olmadığı devlet uygulamalarının tekerrüründen ibaret. Kürtlerin taleplerini bastırmak, AKP öncesinde de iktidar devşirme alanı olarak kullanıldı. Elbette anti-Kürt politikaların Türklerde iktidar lehine yarattığı pozitif sonuçlar üzerine ayrıca tartışmak durumundayız. Zira oy için Kürt hareketine bomba yağdırmak, Türklerde hâlâ ciddi bir anti-Kürt hıncın barındığının da delili. Bu hınç, toplumsal barışın önündeki temel engellerden biridir ve bunu dindirebilecek esas güç de HDP’dir. Özetle şöyle söyleyebiliriz; devletin anti-Kürt savaştan iktidar devşirebildiği toplumsal algıyı değiştirmek için esas mücadele legal siyasî alanda yapılmalıdır. Bunun da aktörü HDP olduğu için temel hedef bu parti olarak seçildi.

Tek hedef PKK değil

24 Temmuz’da devlet ilk büyük operasyonunu Kandil’e gerçekleştirdi ve birkaç gün boyunca esas olarak hava harekâtlarıyla topluma savaş “uzaktan” gösterildi. Sonra kamera yavaş yavaş yakını çekmeye başladı. AKP’nin hedefi Kandil olamazdı. Zaten buradan somut bir sonuç beklentisi olmadığı aşikârdı. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hedefinin önündeki esas engeli PKK’den ziyade HDP’ye oy veren 6 milyonu aşkın seçmen oluşturuyor.

Görüldüğü kadarıyla AKP hâlâ hegemonik bir düzen kurmak için meşruiyet zeminine muhtaç olduğunun farkında. Müstakbel otoriter rejimi halkın “seçtiğini” göstermek için seçime ihtiyaç var. Fakat savaş derinleşip toplumun gündelik hayatını da belirlemeye başladığı zaman seçim sandığı bu meşruiyet zemininin belirleyicisi olmaktan çıkacak. “Terörle mücadelenin” topluma öncelikli ihtiyaç olarak kabul ettirilmesi, “kamuoyunun” her türlü siyasi düzenlemeye mevcut iktidarın karar vermesine razı olmasını beraberinde getirecek. Yani aslında “seçime” de ihtiyaç kalmadığına toplum razı edilmeye çalışılacak. Bu, hedeflenen sonuç elbette. Ama hayatını kaybeden gençlerin ailelerinin tepkileri, bölgesel ve uluslararası dengeler, Kürtlerin bu saldırılar karşısındaki kararlı duruşu ve elbette HDP ile CHP’nin siyaseti devletin hedeflediği sonucun engelleyicisi olmaya muktedir.

“Her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız ki, bu savaş, sandıktan çıkan sonucun rövanşı”

“Millet kaosu seçti”

Dolayısıyla savaşa karşı yapılması gerekenlerin başında “sandığa” ısrarla sahip çıkmak geliyor. Her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız ki, bu savaş, sandıktan çıkan sonucun rövanşı. 20 Temmuz’da Suruç katliamından bu yana sürdürülen savaşın temel hedefi ise yenmek değil, yıldırmak. Yıldırılması hedeflenen güç PKK değil (devlet bunu 40 yıldır gerçekleştiremedi), AKP dışındaki partilere oy vermiş olan tüm seçmenler. AKP’lilerin HDP seçmenini hedef alan açıklamaları ne birer gaf ne de sürçülisan. 7 Haziran sonuçları netleştikten sonra şimdi Erdoğan’ın danışmanlığını yapan Burhan Kuzu şöyle yazmıştı: “Evet seçim bitti Millet kararını verdi. Ya istikrar ya kaos dedim; Millet kaosu seçti hayırlı olsun.” Arada buna benzer çok sayıda beyanat yapıldı. En son (19 Ağustos) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız HDP’ye oy veren polisler için şunu söyledi: “HDP’ye sırf paralel yapı nedeniyle oy veren emniyet ve yargı mensuplarının eline kan bulaşmıştır… Bir emniyet mensubunun HDP’ye oy vermesi demokrasi değildir.

CHP’nin tarihi rolü

AKP (ve Erdoğan) 7 Haziran’da kendisine oy vermeyenlerle mücadele içinde. Yağdırılan her bombanın ardından anket sonuçları kontrol ediliyor ve buna göre savaş politikasının devamlılığına karar veriliyor. Eğer o anket sonuçları istedikleri yönde ilerlemezse, eğer asker-polis cenazelerindeki itiraz sesleri yükselirse, bir müddet sonra savaş politikasından vazgeçebilirler. Bu bir ihtimal. Bir diğer ihtimal ise doğrudan halka veya Kuzu’nun tabiriyle “millete” karşı bir mücadele içerisine girilmesidir ki, bunun çok derin acılara sebebiyet vereceği açık. Bu felaket olasılığını bertaraf edebilecek bir barış ihtimali belirecekse bu, HDP’nin önüne koyacağı nitelikli ve kararlı parlamenter mücadele, çocuklarını kaybedenlerin feryadıyla buluştuğunda belirir. Burada elbette CHP’ye de çok tarihi bir görev düşüyor. CHP, siyasi rekabet dolayısıyla HDP’yle güçlü bir barış bloğu oluşturmaktan imtina ederse, bu buhranlı günlerden çıkışı sağlayabilecek yaşam koridoru ihtimali de berhava olabilir. Savaşta yapılan hataların maliyeti, barışta yapılanlarınkinden çok daha büyüktür.