Türkiye, geçtiğimiz hafta sonu beş ay içinde 2. defa seçimlere giderek yönetim belirsizliğine bir şekilde noktayı koydu. Dünyaya baktığımızda ise, benzeri durumların başka ülkelerde de yaşandığını görüyoruz. Portekiz, Tanzanya ve Arjantin’de yakın zamanda seçim olmasına rağmen, henüz bir hükümet kurulabilmiş değil.

Bu yazıyı belki de dünyanın en karmaşık seçim sisteminden birine sahip Arjantin’e ayırıyorum. 25 Ekim’de federal seçimlere giden ülkede, amaç yeni bir cumhurbaşkanı, üst meclisin üçte biri (24/72) ve alt meclisin yaklaşık yarısını (130/257) seçmekti. Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için ise, adayın ya oyların yüzde 45’ini alması ya da yüzde 40 oy alarak en yakın adaya yüzde 10 fark atması lazımdı.

Seçimin en güçlü 3 adayı iktidar partisinden Buenos Aires Valisi Daniel Scioli, Cambiemos (Değiştirelim) koalisyonundan Buenos Aires Belediye Başkanı Mauricio Macri ve “Arjantin eski Bakanlar Kabinesi Şefi” Sergio Massa’ydı. 8 senedir ülkenin başında olan ve üçüncü dönem yasağına takılan Christina Kirchner desteğini açıkça Scioli’den yana kullandı.

Ancak hiçbir aday çoğunluğu alamadı: Scioli yüzde 36,38, Macri yüzde 34,33 ve Massa yüzde 21,34 oyda kaldı. Scioli’nin ilk seçimde kazanamaması, neredeyse bütün uluslararası medyada Kirchnerler Devri’ni kapandığı ve Mauricio Macri’nin ikinci seçimleri kazanacağı yorumlarına neden oldu.

Kirchnerler Devri, 2003’te Nestor Kirchner’in devlet başkanı seçilmesiyle başlamıştı, 2007’de eşi Christina Kirchner’in seçilmesiyle toplam 12 yıl devam etti.

ABD merkezli think tank CFR’a konuşan Daniel Kerner’a göre, 12 yıllık iktidarları boyunca Kirchnerler, Arjantin’i yaralarını saran bir ekonomiden “uluslararası paryaya” çevirdi: Bir yandan büyük şirketleri zorla devletleştirerek etki alanlarını genişletirken, öte yandan çiftçiler, gazeteciler ve Clarin Medya Grubu’yla çatışmalarıyla gündeme geldiler.

Kirchnerleri dünya gündemine getiren bir konu da ekonomi politikalarını dengelemek için yaptıkları popülist harcamalar olmuştu. Arjantin Katolik Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, ülke halkının yüzde 29’u geçtiğimiz seneyi yoksulluk sınırının altında geçirdiği ülkede, 12 milyona yakın abone ayda yalnızca 35 pesoya (sütlü kahve tutarı) elektrik kullanıyordu. Bu yardımların ülkenin GSMH’nın yüzde 5’ini oluşturduğu söyleniyor.

Bir de 3 Haziran 2015 skandalı var: IMF Yönetim Kurulu, Arjantin’in 2013’ten bu yana GSMH ve Tüketici Fiyat Endeksi verilerinin ‘doğru’ teslim etmediğini açıkladı. Bütün bunlara bir de, ülkede şirket ve bireylerin hükümet izni olmadan dolar alamadığını ve ekonominin geçtiğimiz 4 sene boyunca büyümediğini ekleyin.

Belki de bütün etmenlerin artık Kirchnerler dönemini sona erdirebileceği umudundan olsa gerek, seçim sonrası pazartesi sabahı Arjantinliler yeni bir ülkeye uyanmıştı bile: Doların yükselişi birden dururken, borsa o gün yüzde 20 değer kazanmış ve piyasalar gelişmeleri olumlu karşılamıştı. Her ne kadar 2. tur seçimler Scioli ve Macri arasında 22 Kasım’da gerçekleşecek olsa da, kimin kazanacağı artık en çok konuşulan konu gibi gözükmüyordu.

Aslında şimdilerde herkes ekonominin Kirchnerizmden tekrar uluslararası piyasalara açılmasından sonra Arjantin’deki değişimin bölgeyi nasıl etkileyeceği üzerine kafa patlatıyor: Ana ticaret partner Brezilya ile ilişkiler, sosyalist komşularla yeni dönem ve hatta sürekli ABD tarafından gündeme getirilen Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi (FTAA) projesi ilk dile getirilen meseler arasında.

Görünüşe bakılırsa henüz devlet başkanını seçmeden yepyeni bir ekonomi anlayışını benimseyen Arjantin, 22 Kasım’dan sonra kendini ve bölgesini yeni bir ekonomik macera içine sürükleyecek. Bunun bölgeyi ekonomik işbirliği ve refaha mı yoksa 90’lar gibi kaos ve uluslararası kredi kuruluşları bağımlılığına mı sürükleyeceğini veriler gösterecek.