Aileden varlıklı ve bu varlığını korumak, mümkünse daha da büyütmek için delice çırpınan bir arkadaşım vardı, hep engel olmak istediğim. Ailesinin işi orta ölçekli olduğu için onu kesmiyordu, önce büyük firmalarda çalışıp ortamı görecek, sonra da babasından işi devralıp holdingleşecekti.

İstanbul’da orta karar bir ev parasına İngiltere’de o meşhur üç harfli yüksek lisansı yaptı ve adadı kendini beyaz yakalığa, güya geçici bir süre için, piyasayı öğrenene kadar. Günleri excelde geçiyordu geçmesine ama çok iyi kazanıyordu, istediği takım elbiseleri dolaba diziyor, istemediklerini atıyordu, arabasını istediği zaman düşünmeden değiştirebiliyordu. Değiştirdiği her işle, yükseldiği her pozisyonla artan maaşıyla daha lüks bir spor salonuna transfer olabiliyordu. Böyle bir refaha değerdi öylesine deli gibi çalışmak.

İstediğini alabilme özgürlüğü bir güçtü ama giderek zayıflatıyordu onu. Kendisi gibi insanlarla paylaştığı tek şey, aynı iş ortamıydı; zaten orada da deli gibi bir yarış vardı: Ahmet şunu aldıysa, kaçarı yok Mehmet bunu alacaktı. Biraz o yüzden, biraz da sözüm ona istediğini alabilme özgürlüğünün büyüsüne kapıldığından, tonla kazanmasına rağmen yetiştiremiyordu bir türlü para. O kadar çalışıp bir de üstüne borçla kapatmak hepten sinir stresle yüklüyordu onu. Geçici diye girdiği piyasa onu kapmıştı bir kere. Zamanla çekilmez olmuştu muhabbeti. Dürüst olmak gerekirse, muhabbet etmek için tek fırsat olan iş yerine ziyaret de bana cazip gelmiyordu, iş fırsatları ve yeni aldığı bir zımbırtıyı dinlemek için, hem de sevgili çağırsa gidilmeyecek Maslak-Levent hattına.

Gel zaman git zaman bir gün Bostancı’ya çağırdı, deniz kenarında bir kafeye, hem de hafta içi öğlen saatleri. Kötü bir şey mi olmuştu acaba? Bostancı olunca kalkıp gittim. Efe işi bırakmış, babasının yanında çalışmaya başlamış. Nereden estiğini sordum. O zaman daha yeni açılmış bir AVM’den stresi alıyor diye aldığı, Uzakdoğu menşeli bir taştan bahsetti. Çok özel olduğu için 600 dolar verip aldığı taşı salonda televizyonun yerine koyup stresini alsın diye televizyon niyetine izlerken düşünmüştü: “Stresimi alsın diye bir taşa 600 dolar verebilmek için stres oluyordum.” O taş her ne taşıysa, aldığı parayı hak etmişti muhtemelen, çünkü bir taşı oturup salak gibi izlemek, içine düştüğü kısır döngüyü göstermişti Efe’ye.

Efe’nin hasbelkader paçasını kurtarabildiği bu kısır döngüde milyonlar dönüyor bugün, işçisiyle işsiziyle işvereniyle, mavi yakalısıyla beyaz yakalısıyla. Parası olan aldığıyla tatmin olamıyor, olmayan da alamadığı için dertleniyor. Dertleniyor çünkü görülen tüm reklamlarda, mutluluk tüketimde. Peki, bu ne kadar böyle, mecbur mu insanlar tüketmek için kendini tüketmeye? Geçmişe uzanıp bir neo-liberal dönüşüm hikâyesi anlatmalı yazılardan biri değil bu. Daha sade bir yaşam mümkün olabilir mi diye düşünüp bir araya gelen yazarların, Prof. Filiz Otay Demir editörlüğünde hazırladıkları “Sade/ce: tüketim olgusu üzerine denemeler” kitabını sunmak için bir deneme.

Önsözde Prof. Zafer Kesebir’in dikkat çektiği üzere, ihtiyacımız olmayan şeyleri ihtiyacımızmış gibi sunan bir kültür ve tüketmeyi bir hak olduğu kadar bir ödev gibi gösteren reklam kuşatması altındayız hepimiz. Çoğunluk buna kapılmış durumda ve alıp atıyor sürekli, alıp atabilme ‘lüksü’ için de fazla mesailerle hayatından kesmeye razı olanlar da oldukça fazla. Oysa bu sistem verdiği sözü tutmuyor, tükettikçe mutluluk artmıyor, çoğumuzun tecrübe ettiği üzere. Yazarın sorusu burada önemli: “Neden ‘tüketim=haz’ denklemi üzerinde yükselen mutluluk arayışı çağımızın en sarsılmaz inancı olmaya devam ediyor?”

Sorunun cevabını arayan makaleler, kitapta mevcut. Korkmayın, sosyal medyada geçtiğimiz aylarda çok paylaşılan “Hiçbir şey tüketmeyen insan” gibi olmanızı önermiyor hiçbiri. Kitabın editörü Demir, sunuşunda öncelikle kısır döngünün fark edilmesi ve tanımlanması gerekliliği üzerinde duruyor: “Kitabımız, her şeyden önce okuyucunun tüketim olgusuna etraflıca bakmasını, sistemi ve sistemin dinamiklerini daha iyi anlamasını amaçladı. Ayrıca okuyucunun ‘Daha sade de yaşanabilir’ fikri üzerine enine boyuna düşünmesi ve bunun için cesaret bulması üzerine kaleme alındı.”

Doğrusu da zannediyorum bu, çünkü neo-liberal ekonomiye karşı “Kahraman bakkal süpermarkete karşı” mücadele hattı çoktan kaybedildi. Eskiye özlem yazıları yazmanın veya kendi kendine “Hiçbir şey tüketmiyorum işte” demenin de pek bir anlamı yok gibi görünüyor. Geriye dönmek yerine bugünü anlamak, bugünü anlamak için de buralara nasıl geldiğimizi görebilmek, bugünü iyileştirebilmek için çok daha önemli. “Sade/ce” bunu başarıyor.

“Tanımlarken” başlıklı ilk bölümde yer alan makalelerde Hüma Balcı ve Özge Uğurlu, bugüne nasıl gelindiğini tarihsel perspektifle ele alıyorlar. Uğurlu’nun makalesinden ödünç alacağım bir alt başlık, çoğumuzun arada bir dönüp kendine sorması gereken bir soru: “avm: tıpkı cam bir fanusa atılmış renkli balıklar gibi değil miyiz?” Sonraki bölüm olan “Sistemin çatlakları” hepimizin türlü türlü şikâyetlerini açıklayan çeşitli makaleleri kapsıyor. Özellikle İoanna Kuçuradi’nin tüketim toplumunu insan haklarını temel alarak incelemesiyle tam anlamıyla ufuk açıcı. Üçüncü bölümdeyse Emre Arolat’ın Sancaklar Camii tecrübesini kaleme aldığı, “az bile çok mudur sahiden?” başlıklı yazısı siyasetten sermayeye herkesin en gösterişli binayı dikmeye çalıştığı, gökyüzünün kapandığı bu dönemde, durup da düşünmek için bir fırsat.

Buraya kadar aslında çoğunluğun hissettiği ama anlamlandıramadığı, anlamlandırdığındaysa kolay kolay çıkış yolu bulamadığı kısım. “Sistemden çıkış var mı?” diye soran son bölüm bu yüzden önemli. Türkiye’de bir türlü oturamayan gönüllülükle ilgili, İnal Aydınoğlu’nun kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı yazısı, ‘para almadan boşa çalışma’ gibi görülen gönüllülüğün, bir çıkış yolu olabileceği iddiasında. “Mutluluk arayışı etrafında dönen hayatlarımızı maddiyat etrafında dönen bir dünyada yaşıyoruz” diye acı gerçeği yüze vurarak başladığı yazısında Pelin Kesebir, para ve tüketimle nasıl bir ilişki kurmamız gerektiğini anlatmak için öncelikle mutluluğun anatomisini çıkarıyor, sonra da “ölmeden önce mutlu olmak için yapmanız gereken 10 şey” listesini veriyor.

Kitap çoğumuzun anlamlandıramadan içinde savrulduğu derde teşhis koymak için önemli bir başvuru kaynağı. Bu kitabı tüketin, çünkü muhtemelen uzun zamandır tükettiğinize değecek yegâne şey.

Sade/ce: tüketim olgusu üzerine denemeler, Editör: Prof. Filiz Otay Demir, Remzi Kitabevi, Kasım 2015.
Yazarlar: Hüma Balcı, Özge Uğurlu, Filiz Otay Demir, İoanna Kuçuradi, Meltem Kuruyazıcı, Fikret Soner, Emre Arolat, Gazi Özdemir, Meltem Çiçek, Pelin Kesebir, İnal Aydınoğlu, Ayşe Nil Kireççi, Nasuh Mahruki