“Anlamıyorum ki” diye başlıyor taksi şoförü söze: “Neye isyan ediyorsun ki? Herkes bu ülkede istediği makama gelebiliyor. Kürt olunca ne oluyor ki? Devlet ‘sen Türksün’ diyorsa, sen de ‘Türküm’ de geç. N’olacak yani? İncilerin mi dökülecek?” “Yüksekova’da işçilere yapılanları gördünüz mü” diye soruyorum. “Canım koca devlet, koca polis teşkilatı. Elbette içinden üç-beş çürük elma çıkacak. Sen ona niye takılıyorsun ki” diye yanıt veriyor. Irkçılık, husumetin riyayla bezendiği, hiç de sığ ve kaba olmayan bir ideoloji. Ağlarını yavaş yavaş örer. Gerekçelerini kendi gediklerinden üretir. Tıkanıklıklarını ise aynı ideolojiyle hazırlanmış yasal/anayasal mevzuatla giderir. Nitekim mevcut anayasanın 66. Maddesi gayet açık: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Irkçılık virüsü savaş ortamlarında daha hızlı yayılır. Ölümden, kandan, korkudan beslenir. 20 Temmuz Suruç Katliamı’ndan itibaren Türkiye’nin sürüklendiği yeni savaş iklimi, ırkçılığa istikrarlı bir yayılma ortamı sağlıyor. Devlet mevcut ortamı herkes savaşın başlama sebebini unutana kadar sürdürecek. Temel hedef bu unutturmayı erken seçimlere kadar başarabilmek. Erdoğan’ın başkanlık hedefine mani olan HDP’nin baraj altında bırakılmasının ancak bu sayede mümkün olabileceğini düşünüyorlar çünkü. O yüzden de topluma sürekli yeni şoklar yaşatılıyor, yaşatılacak. “Şok” etkisi yaratan olaylardan biri de 5 Ağustos’ta Yüksekova’da bir şantiyeye yapılan polis baskını görüntülerinin medyaya servis edilmesiydi. Söz konusu görüntülerin bir tesadüf eseri veya görüntüyü çeken Özel Harekât amirinin şahsi tatmini dolayısıyla yayılmadığı söylenebilir. O görüntülerde konuşan “personel” sadece bir piyon. Söyledikleri ise devletin resmî politikasının dolambaçsız tarifi.

Mağdur diliyle hak talep etmek

Bu görüntüler üzerine Twitter’da açılan “NeYaptıBizeBuDevlet” başlığının altına binlerce kişi mağduriyetlerini sıraladı. Elbette devletin zulmünü, ayrımcılığını, yaratılan mağduriyetleri akılda tutmak, unutturmamak gerekiyor. Fakat acaba mağdur dili, devleti hâlihazırdaki uygulamalarından vazgeçirme gücünü barındırıyor mu? Elbette hayır. Daha da ötesi mağdur dili, şu sıralar devletin özellikle yaratmak istediği kutuplaşma ortamına çok uygun.

“Bu hep böyledir; mağdur dili zalimi ve kendisini zalimle özdeşleştireni insafa getirmez, mağdura duyulan nefreti artırır”

Bir kere Kürtlerin veya herhangi bir ezilen halkın, grubun hak talebinin meşruiyetini mağduriyetten devşirmek çok problemli. Mağduriyetin hesabıyla temel hakların hesabı ayrı iki konu. Kürtler uzun bir müddet Türklerin kendileriyle empati kurmalarını sağlamak için yaşadıkları mağduriyetleri sıraladılar. Oysa, muhatapları çoğunlukla kendilerini “devletle” özdeşleştirip Kürtlerin mağduriyetlerine devlet adına yanıt vermeye meylettiler. Böylece mağdur dili bir empatiyle değil, daha kökleşmiş bir nefret ve ırkçılıkla yanıt buldu. Bu hep böyledir; mağdur dili zalimi ve kendisini zalimle özdeşleştireni insafa getirmez, mağdura duyulan nefreti artırır. Zalime yalvarmak beyhudedir. Çünkü karşınızda, daha önceki zulmünden hicap duyan bir muhatap yok. “Göreceksiniz Türk’ün gücünü” diye heyheylenen harekâtçı, zaten sizi devletin geçmişine çağırıyor. Ancak, ne geçmişte ne de şimdide Kürtler salt mağdur değil, aynı zamanda mağduriyete isyan eden bir politik özne. Hâsılı; hak talep ederken yaşanan mağduriyetleri dayanak göstermenin politik olarak bir karşılığı olmuyor artık. Zira, mağduriyetle bezenmiş bir talep, dilencilikten öteye geçmez. Dilenciye atfedilen sıfatları hepimiz biliyoruz; “yalancı”, “gizli zengin”, “çalışmadan kazanan”, “fendbaz”, “dilenirken dua, para almayınca beddua eden” vs. Irkçıların anti-Kürt söylemine bakın, tarifleri aynıdır.

Tehditkâr polisin anayasal dayanağı

Şimdi gelelim 5 Ağustos’ta Yüksekova’da bir grup polisin şantiye işçilerine yönelik aşağılama girişimine. Başbakanlık soruşturma başlattığını açıkladı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Terörle mücadelenin demokratik hukuk devleti kuralları çerçevesinde taviz verilmeksizin sürdürülmesinin altını daha önce de defaatle çizen sayın başbakanımız kanunsuz hiç bir uygulamaya izin verilmeyeceğinin de altını çizmektedir.”

Başbakanlığın açıklamasında kanunsuz uygulamalara izin verilmeyeceği söyleniyor, ama acaba Kürtlerin başına silahın namlusunu çevirip hakaret ve tehditler yağdıran harekâtçı gerçekten de kanunsuz bir iş mi yapıyordu? Diyarbakır Cezaevi’nin namlı işkencecisi Esat Oktay Yıldıran’ın yeni sureti gibi ortaya çıkan harekâtçının tehditkâr konuşmasını hatırlayalım: “Türkiye Cumhuriyeti devletinin gücünü göreceksiniz! Hepinizi tanıyorum ben! Kim ki hainlik yapacak, kim ki ihanet ediyor, karşılığını görecek! Ne yaptı ulan size devlet? Ne yaptı devlet? Hepiniz karşılığını göreceksiniz! Türk’ün gücünü göreceksiniz!

Varsayalım ki, hiçbir şey yolunda gitmedi ve söz konusu harekâtçı yargının karşısına çıkarıldı. Kendisini nasıl mı savunacak? Tabii ki “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen” cümlesiyle başlayan Anayasa’yla işe başlayabilir ve şu maddelerle devam edebilir: “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu…” “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin…” “TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve…”

Anayasa’nın başka hükümleriyle de devam edebilir savunmasına ve yargıca, kendisini yargılama yetkisi olmadığını hatırlatabilir. Zira: “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına” (Madde-9) “kullanılır.”

Özetle, “Türk’ün gücünü göreceksiniz” tehdidinin Anayasal dayanağı mevcut. İsterseniz İç Güvenlik Yasası’na hiç girmeyelim. Fakat Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun ilgili maddesini, Anayasa’da yapılan Türklük vurgusu bağlamında hatırlayalım:

“Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir. Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder.”

Aslında Kürtlerin şu anda kendi etnik kimliklerini açıklamaları ve bunda direnmeleri açıkça Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa’nın 66. Maddesi’ni hatırlayalım: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Denecektir ki, “ama burada Türklük bir etnik kimliği ifade etmez.” Yanıtı, 66. Maddenin ikinci cümlesi veriyor: “Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.” Dolayısıyla, mevzuat Kürt kimliği talebini temelden yasaklıyor.

“Kürdün gücünü göreceksiniz”

İsterseniz hata paylarına rağmen bir teşbih yapalım ve özel harekâtçının sözlerini tersine çevirerek düşünelim: PKK, diyelim ki Çorum’da bir şantiyeyi basıyor ve tüm Türk işçileri bağlayıp yere yüzüstü yatırıyor. Sonra bir PKK militanı Türk işçileri tehdit ediyor: “PKK’nin gücünü göreceksiniz! Hepinizi tanıyorum ben. Kim ki hainlik yapıyor, kim ki ihanet ediyor, karşılığını görecek. Ne yaptı lan size PKK? Ne yaptı PKK? Hepiniz karşılığını göreceksiniz. Kürdün gücünü göreceksiniz!”

“Devletin hukukunu göreceksiniz; o polis ceza almayacak. Bunun bilinciyle mücadele etmek gerekiyor”

Böylesi bir videonun Türkiye’de, gerek devlet gerekse Türkler üzerinde yaratacağı tesiri ve buna yapılacak mukabeleyi hepimiz biliyoruz. Elbette, bu teşbihte hata var. Zira PKK yasalarla hareket eden bir örgüt değil, yasalara isyan eden bir örgüt. Dolayısıyla “kanun” tanımıyor. Yüksekova’da şantiye işçilerini sırf Kürt oldukları için tehdit eden kişi ise “hukuk” içinde hareket eden, şiddet kullanma tekelini “Türk milletinden” devralmış olan devletin adamı. Ve sanıldığının aksine, hukukun dışına çıkmıyor. Hukuku tarifliyor. Anayasa’nın 66. Maddesini tekrar hatırlayalım: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” “Ben Türk değil, Kürdüm” diyerek itiraz eden her Kürt, Anayasanın bu maddesine açıkça direniyor. Polisin de direnenlere karşı yasal dayanağını yukarıda aktardık. Devletin nizamını bu şekilde teşhir etmediğimiz sürece, Yüksekova başta olmak üzere Türkiye’de Kürtlere yönelik uygulamaları şahsileştirmiş oluyoruz. Tansu Çiller 1990’larda “münferit olaylar” diyordu buna. Davutoğlu da soruşturma açıyor. Devletin hukukunu göreceksiniz; o polis ceza almayacak. Anayasa ve yasalara göre ceza da almamalı zaten. Bunun bilinciyle mücadele etmek gerekiyor. Aksi halde Kürtlerin neden anayasal güvence istediğini, neden bu devletin uygulamalarını reddettiğini izah edemeyiz.

Taksi şoförü “anlamıyorum ki” diyordu, Kürtlerin mücadelesini kastederek. Bu aslında bir anlamama değil, anlamazdan gelme halidir. Türk kimliğini kullanarak zulmeden devletle kendini özdeşleştirme tutumudur. Oysa esas mücadeleyi kendi kimliklerini şiddetin, baskının aracı olarak kullanan, kimliklerini zulümle özdeşleştiren devlete karşı bizzat Türkler yapmalı. “Benim kimliğimi kullanarak öldürme, zulmetme, asimile etme” demeli.