Gezi’nin ikinci yıldönümü. AKP’nin hala Mısır’daki askeri müdahaleyle birlikte okuduğu, yani hala bir şey anlayamadığı; geçtiğimiz günlerde Hüseyin Avni Mutlu’nun da itiraf ettiği gibi, ikna edici bir dil kullanılsa daha rahat geçebilecek olan Gezi’de, hayatını kaybedenler, sakat kalanlar oldu. Sabık Vali’nin yazmayı düşündüğü kitabının satışı artsın diye gelecekte açıklayacağı bilgiler, mahkeme sürecinde açıklanmadığı için, bugün suçlular ya serbest ya da ufak tefek hapis cezalarıyla sıyırmış durumda, tüm hak mücadelelerine rağmen.

Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Avni Mutlu: Bunlar ‘Zamanı gelince konuşacak’ olan Türk Sağı’ndan sadece üç örnek. Ancak ne zaman geleceği belli olmayan, belki de asla gelmeyecek olan bu zaman, adalet bekleyenlerin asabını bozuyor. Ne mutlu ki o asabı bozulanlardan biri, gençliğinde ‘reis’ olan bir Rizeli, İsmail Saymaz.

Saymaz, ‘arkadaşları tarafından provokasyon olsun diye dövülmüş olabilecek olan’ Ali İsmail Korkmaz’ın linç edildiğini gösteren kayıtlardan, kayıtların silinmesinin istendiği kayda kadar arayıp bulan, davaları takip edip aileyle de birlikte olan, son dönemin en iyi gazetecilerinden. Fikri takibini de yapıp olayı ve davayı sürekli gündemde tutan Saymaz, ulaştıkça yayınladığı bilgileri düzenleyip üstüne Hatay’da Korkmaz ailesiyle de görüşerek derli toplu bir kitap çıkarmış ortaya, tecahül-i arifli: “Ali İsmail: Emri Kim Verdi?” Gelirinin yarısı Ali İsmail’in ailesinin kurduğu ALİKEV’e bağışlanacak olan kitap, 8 Mayıs’ta piyasaya çıktı.

Türkiye gözaltında kayıplara, işkencede ölümlere alışkın bir ülke; toplumun önemli bir kesiminde olağan şüpheli olan Emniyet kadrolarının kendilerince suçlu gördüklerini katletmesi, neredeyse vaka-ı adiye. Ali İsmail’in ölümünün çoğu kişiyi şoke etmesi, belki de kötülüğün sıradan insanlara sirayet edebilmesi, evde çay içerken akrabasını arabayla almaya gelen birinin bir anda, vatan millet uğruna linçe girişmesi. Ali İsmail’in ölümüyle sonuçlanan olaylar zinciri, linç üzerine düşünmeye zorluyor insanı.

Tanıl Bora’nın geçtiğimiz yıl Birikim Yayınları’ndan çıkan ve yine kapağında Ali İsmail’in uğradığı linçin kaydından bir kare olan kitabı Türkiye’nin Linç Rejimi, iyi bir başlangıç olabilir. Bora, bir cezalandırma eylemi olan linçin, sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandırmadığı bir toplumun, toplum olma vasfını yitirdiğini söylüyor ve korkutucu bir şekilde linç atmosferinin işindeki gücündeki insanları güruhlaştırıcı etkisine dikkat çekiyor. İşte Saymaz’ın derli toplu bir şekilde sunduğu Ali İsmail örneği, bu sözleri oldukça başarılı bir şekilde somutlaştırıyor.

Saymaz dört polis ve dört sivilin saldırısını, 31 Mayıs’tan 3 Haziran’a dek süren örgütlü bir şiddet olarak görüyor ve sanıkların savunmalarına referansla muhafazakâr ve milliyetçi olduklarından bahsederek piramidin başındaki isme işaret ediyor, şimdilerde aç-kapa-aç-kapa usulü çalışan Cumhurbaşbakanı Erdoğan’ın kitaba ismini veren meşhur sözleriyle: “Talimatı ben verdim.” Gezi’yi Mısır’la birlikte değerlendirerek darbe olarak yaftalayan dar muhafazakâr zihniyet, katillerin savunmalarında gerekçe olabiliyor: “Gezi darbe ise, ben darbeyi bastırdım.” İşte ‘kahraman polisler’le ‘evde zor tutulan yüzde elli’nin firelerinin bir sokakta buluşup el birliğiyle katlettiği Ali İsmail’in ölümüne giden yol ve sonrasındaki yargılama süreci, maalesef ki örgütlü şiddeti göstermekle beraber, “devlet için kurşun atan”ın hala ve hala muteber olduğunu bağırıyor.

Bu cinayete kimin azmettirdiği belli, kimlerin böylesi bir cinayeti işlemeye dünden razı olduğu da belli. Gezi’nin iktidara, devlete karşı korkuyu yendiğinin konuşulmaya başlandığı günlerde gelen ölümün şekli ve nedeni de belli: “Kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek içün.” Netekim, öldüren değil ölen suçlu oluyor, sokağa çıkmak suçlulaştırılıyor, iç güvenlik bahanesiyle gözünün üzerinde kaşı olanın içeriye alınabileceği bir atmosfer yaratılıyor: 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmanın suç olmaması gerektiğini anlatırken, 1 Mayıs’ta sokağa çıkmak suç oluveriyor.ismail saymaz ali ismail

Ancak papaz da her zaman pilav yemiyor. Ailenin yaşadıklarına ve dava sürecinde dahi devam eden trajedilere gelmeden, ağabey Gürkan Korkmaz’ın İsmail Saymaz’a söylediklerine bakmak gerek: “Ali, Espark önündeydi. ‘Polis adam dövüyormuş, eylemcileri dövüyormuş, işkence ediyormuş,’ dedi. “Yok oğlum,” dedim, “Niye polis adam dövsün, provokasyona gelmeyin,’ dedim. Bunu söyledim maalesef. Hakikaten, ‘Evet döver, dikkat et,’ demedim, ‘Niye dövsün?’ dedim. O kafadaydık. Çünkü görmemişsin bilmiyorsun.” Öyle ya, devlet durup dururken cezalandırmazdı, dayak ve işkenceyse sadece ‘marjinal sol örgütlere’ özgü bir durumdu. Ne zaman ki söz konusu ‘marjinallik’ kitleselleşti, devlete dair algılar sarsıldı: Bugün AKP, HDP’yi PKK’yla birlikte göstermesine rağmen insanlar HDP’den kaçmıyorsa, bu biraz da AKP’nin örgütlü ve her an herkese isabet edebilir şiddetiyle insanları kolayca terörist kategorisine sokması sayesinde: Herkesin terörist olduğu yerde, kim korkar teröristten?

Ancak, başarı sayılabilirse o da, AKP’nin istediğine ulaştığı bir şey var: İki kutuplu toplum, AKPliler ve diğerleri. Ali İsmail’in uğradığı linç, ne yazık ki toplumun Erdoğan’a kulak veren kesiminde doğru düzgün sorgulanmadı, daha çok Kabataş’ta linç edilen kadın hikâyesine inanmayı tercih ettiler; gerçek linçtense muhayyel linçi tercih ettiler: kendi linçleri olduğu için. Bu da Bora’nın dediğine geliyor: Linç sıradanlaşıyor, kolektif bir utanç yaratmıyor, infial uyandırmıyor ve toplum, toplum olma vasfını yitiriyor. İki farklı toplum bir ülkeyi paylaşıyor gibi ne zamandır.

Ali İsmail olayını ilk günden beri takip edip Vali’nin olayın üstünü örtme girişimlerini boşa çıkaran, üstüne bir de Vali tarafından tehdit edilen, ancak bunlara rağmen işin peşini bırakmayan Saymaz’ın, beş senede sekizinci kitabı bu. Sekiz kitaba topluca baktığınızda, Saymaz’ın başarısı kadar göze batan ikinci bir şey daha var: Türkiye demokrasisinin niteliği. Çok değil, Saymaz’ın araştırıp yazacak bir şey bulamadığı temiz siyaset gerek.

ALİ İSMAİL Emri Kim Verdi?, İsmail Saymaz, İletişim Yayınları, Mayıs 2015.